06 11 2009

la ballade of lady and bird

lady: bird...i cannot see a thing.

bird: it's all in your mind..

asla anlayamayacak olanlara söyleme sakın,

bilebileceğin en güzel şeyleri..

04 11 2009

surprise

sabah bir kalktım ki ne göreyim: ilk kar yağmış buralara; şöyle bir fotoğrafa konu olmuş:
çok da iç açıcı olmayan gri yurt penceresi manzarasına aklar düşürmüş:

kara sevinmeyen insan iyi insan değildir, bence.

böyle de yüzeysel saptamalar yaparım, öyle değil mi ama? kara sevinilmez mi hiç?


öğleden sonra dersten çıktığımdaysa

kardan eser kalmamış, deli bir yağmura teslim olmuştu yine, şehir..

yakındır ama pencereden kar geliyor günleri,

karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak

geceleri..

yine bir cüceyle karşılaştım bugün; zafer kazanmış sevinmiş bir şeylere; soramadım, hani bir başkasının zaferi diğerine önemsiz, başkalarının rüyası diğerlerine sıkıcı filan; böyle şeyler var hayatta, bilemedim. hiç.

"yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var;
kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin..
bu yüzden birileri hep ısınıp dururken,
dinmez üşümelerin.."

diyemedim.

02 11 2009

Yad..

sen de tek çemenim y'adıma düştün..

31 10 2009

sarılsam okyanus..

bir başka mekandan bildiriyorum şu güzel cumartesi gününde, bir kafeden yazıyorum bunları, bir başka yerde olsam hayalini kuracağım türden bir kafe; hani o yazarların gidip saatlerce oturduğu, tasvir ede ede bitiremediği türden; loş bir mekan, iyi müzik, envai çeşit kahve, çikolata, ve tabii alkol de var, tam da hayalini kurduğum cinsten; zaten ben nerde değilsem oranın hayalini, ben nerdeysem gurbetin başkenti orası, filan.. oturup roman yazılır burda, diyeyim sen anla. sahi, anlar mısın sen, şunları şunları yazıyorum sana desem, ıssızlıklarımızı değiş tokuş etsek? savrulsak bir o yana, bir bu yana; sen bir yana, ben bir yanaaAaAa.. "dalyan" ya; bülen tortaçgil dinliyorum, "dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı" diye.. ne de güzel şarkı hakikaten: amaAaAAa, ayrı düşmüşüz yanyanaAaAAa...



hikayeler üstüste yığıldı sevgilim, hikayeler mikado çöpleri gibi, diğerine dokunmadan en üsttekini yazmaya çalışıyorum, insanlar yüzler suretler ingilizceler lehçeler istanbullar onlar bunlar şunlar.. zihnim kolajlamaktan yoruldu, hikayelerimi çekmecelemem lazım, alfabetik sıraya, hikayelerimi boy sırasına, hikayelerimi sağdan say.. bu kadar renge alışkın değilim ben, gözlerim kamaştı gördün mü, gözlerim ekşidi, erik ekşisi damağımda, sulugöz sakız yaşı, gözlerim.. içimde bir değirmen, durmadan geçmişi döven, geçmişim un-ufak, gözlerim soğan sarımsak. -içime toz kaçtı sevgilim.



ama hikayelerim; bi' yerden başlamak gerek, kaç kişi kaldı şimdi-hıh-


mesela ben her sabah kulağımda yalınayaz şarkılar, dışarı çıkarken kapının önünde yeşil bir amca, sapsarı yaprakları süpürüyor oluyor, ama her sabah ve hep aynı biçimde, hep aynı sarı-yeşil resimde.. sapsarı banknotlar halinde birşeylerin bedelini ödüyor doğa; yeşil amca, farz-ı misal adı jacob olsun, o yaprakları öylece süpürürken, ben içimdeki tüm hulusi kentmenleri gözden geçiriyorum, tüm hababam sınıfı olarak bahçede o sapsarı yaprakların ortasındaki sıralarda ders dinliyoruz, mahmut hoca'yı hastanede ziyaret ediyoruz hep birlikte, gözlerimiz bir doluyor bir boşalıyor; gözlerimiz havuz problemi bilirsin, iki musluğu var biri dörtte üçünü dolduruyor, diğeri onda beşini beşeltiyor, gözlerimizin tıpası kaybolmuş, jacob amca süpürmüş yemyeşil bir sarılığa..

"uzaktan bakanıyım denizin, içinde yüzenim denizin; anlatıcısıyım bazı hikayelerin, bazı hikayelerin kahramanı, ama en çok babasıyım helin'in.."

bak arkadaşım bu üç-beş kelime benim amel defterimin en kırmızı yerinde duranlardandır, ben bu üç-beş kelimeyi ömrüm oldukça hatırlarım mesela, biri demişti işte, yazmıştı bi' yerlere, bir baba, bir bir şey işte.. helin olmak istedim sonra ben hep, ben hep sonra..


sahi ya, deniz görmeyeli 1 ay oldu, buradaki göller dereler kesmiyor artık anne, istanbul'u özledim, istanbul'a gitsem başka yerleri; niye böyle anne, niye başım dönüyor?


özlemek; ameliyat sonrası midede unutulan makas, özlemek; ayna kırıkları, özlemek;
sapsarı yapraklardan yap-boz umutları, hepsini birleştirince bil bakalım ne? nem var kuzum, gözüme tuz kaçtı. tam karşımda devasa bir akvaryum var bak, turuncu balıklar var içinde, sen bu yarışta kaçıncı? şimdi; yılmaz odabaşı diye bi' kaptan-ı derya gelse buraya, dese ki; "bir akvaryumu yaşamak bir akvaryumu anlatmaktan kolaydır, işte bu yüzden.." o zaman büyük balık küçük balığa antibiyotik muamelesi yapar mı, kaçan kovalanır mı, uzayda hayat var mı, sen hiç ateşböceği gördün mü diye de kurgulanır mı beyin? o kadar mıdır yani olan biten, serbest-radikal- çağrışımların dna zinciriyle sarmal bir diziliminden mi ibarettir tüm bu kargaşa, bu saçmalıklar arenası, bu histerik bozgunlar, bu kronik roma(n)tizmalar.. o yüzden mi habercisidir yağmurun ya da yağ-mak fiilinden yağmur sözcüğünü nasıl bir organizma türetmiştir, -mur da nedir, mundar olmakla alakası var mıdır? yoksa boşvermek midir kağıdı her zaman yapılan, sonra hayattan koca bi' sıfır alıp oturmak mıdır, boş verip veriştirmek midir sonra anasına avradına algının? diye de soru işaretlerine çengellendik miydi, ironinin ebesiyle çarpışırız bundan gayrı..diye düşünmek midir? ama fazla s'övmemek lazım yine de; balıklar boğulmasın diye..


..sonra birden değişir vurgusu, çekimi , kipleri cümlenin.. 90'a vurulmuş topların karşısı hipotenüs, normal şartlar altında, birbirine komşu mısralarda oturuyoruz biz, hiç balık tutmadım ben mesela, senin cebinde zengin kafiyeler, ve ilk harflerini birleştirince yazamadıklarımızın, hangi gaza sorarsan söyler ama sen uçan bir balondakine sor, yirmiikinoktadört litreyiz, tamı tamına.. su dediğin iki oksijen bir hidrojen, muavin sorar birazdan, isteriz. yanımızdan geçen arabaların bize göre hızını bulmak için, normal şartlar altında, ağır bir trafik kazası geçirmemiz lazım ve sen kulağıma bir fen kitabının en olmadık formülünü söyleyiverirsin, tüm sınavlarımızdan kalırız, ne farkeder? ince kenarlı merceklerden o karanlıktaki yıldızlara bakarız, f/2'sinde durmak gerekir böyle şeylerin, normal şartlar altında. sana söylemiştim, bırak dağınık kalsın diye, şimdi topladığın bu yerde, herşey yerli yerinde, çekmeceler mutlu, gardrop gülümser, eşyalar düzgünce katlanmış bir valizin içinde, alışkın değilim, buz eriyince taşmayan bardağa bakar gibi, şaşırıyorum, iyi ki beni dinlememişsin. giriş, gelişme ve sonuçtan ibaret herşey, normal şartlar altında, girişte paltomuzu bırakırız vestiyere, gelişmede başka bir ülkeden bildirir muhabirler, sonuçta ne kaybedeceğiz? normal şartlar altında, sana bunu günde on defa söylemem gerekir. sahi bugün sana söylemedim sanırım. sonra düşündüm de, gerekir mi?

bak gördün mü, hikayelerim demiştim; çok kalabalık, karışı karışıveriyor böyle anlatmaya kalkışınca, çalakalem..

ne demiştik; hikaye; kanatlarını kıran yazgıya her güz başı martılar uçurmak ve her ikindi patiskadan kanatlar biçmektir kendine.. hikaye budur; sürgün de..

yani anlayacağın; girişi gelişmesi sonucu karıştı hikayemin, insanlar ip cambazı zihnimde, oyunlar, şehirler, trenler, kelimeler dolusu, gel de arka vagonlara atlayalım, "hem görecek ne var ki" diyelim sonra, okyanuslar aşalım, sarılsak üşü..

"..ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim."

bu da benim sana halloween hediyesinim


dünyanın en güzel şarkılarından.. bu aralar fon müziği filmimin, mut şarkısı, düş şarkısı, pembe, pamuk kıvamında.. bir klip çekiyorum zihnimde, slow-motion, figüranı ben; yollar sokaklar evler insanlar sokak lambaları, hepsi yabancı ama hepsi ne güzel, bu şarkıyla.. fransızları seviyorum, evet.

26 10 2009

yecüc ile mecüc

Nasıl anlatsam, nerden başlasam, Bodrum Bodrum.. Kaç kişiydik o zaman bak, kaç kişi kaldı şimdi'den sonraki "hıh"laması Mazhar Alanson'un.. Ne Bodrum'u yahu uzar gider izmirler istanbullar rehnedildim ben burda..


Japon Bahçesi denen cennet köşelerinden birine gittik haftasonu, sevgili güzlük. Biliyorum bu kelime oyunlarından oldukça rahatsızsın sen de ama ne yaparsın, serde ördeklik var, vaklayamam. Dere var bildin mi, ördekler filan içinde, sazlıklardan havalanan hem de, bildin, konuşamıyorum. Ama ben böyle bir yeşil, ama ben böyle doğa.. Gördüm elbet, ama bu misal bir "yay" filminden olsun, kim ki duk? bir belki hitchock, ya da ne bileyim bilinmedik bir yönetmenin bağımsız bir filminden kareler içindeyim, işte ben böyle bir hal içindeyim, bir sürü haller içinde falan filanım. Şekil A'da görüldüğünden çok daha gerçekdışı elbet, içinde yürüyorsun falan düşünsene, hayat ne garip. Güzel bir haftasonusuydu nihayetinde, bu yazıyı yazarken de diğer haftasonu geldi bile, zaman çabuk geçiyor Mona..



Halloween partisi var burada ecnebilerin, dün gece envai çeşit kıyafet, parti, dans filan.. Eğleniliyor ama dedim ya, ben not parti insanı.



Onun yerine mesela şu an Piramida namlı bir restaurant-cafe 'deyim, oldukça enteresan bir yemek yedikten sonra kendime bir bira söyledim, evet laptop'umlayım, sonra seninsatırlarındagözlerimi.. anlasana, konuşamıyorum. Kendime uygun mekan arayışlarım sürmekte, bu akşamki seçimimden gayet hoşnutum, diğerlerinden sıyrılıp tek başıma geldim bu kez, çok da mes'udum. Burada da Halloween kutlaması var ama parti modunda değil, güzel müzik, sıcak mekan, cadılar bayramı süslemeleri, sohbet edip bira içen insanlar, o kaa.. Ne güzel baksana, in aşağı tutsana..




Yukarıda da Şapkasal haller filan işte, teşhirciyim ya ben ondan.. Gizemlimelankolikbilinmeyenx ergen triplerine gerek yok, ahanda ben. Evet, ahanda. Evet evet, ne güzel sözcük. İlk duyulduğunda biraz irrite edici ama tekrarlandığında anlamı yitmiyor, açık ve net: ahanda. Karıştırma o zaman, oldu canım, sen şekeri boca et çayımın içine, karıştırmadan içerim ben. Her ne ise, sen, ben değirmenler.. Belki de en güzeli böyle, sen, ben.




Madonna'ya benziyorsun dedi biri bana dün gece, sen ilk değilsin dedim.. :) Pek alaka kurabilmiş değilim gerçi ben, benzetme yetisi ilginç, insanların.. Bu da böyle bi' anımdı, paylaşmak istedim, eouıofmrkl.

Geçen yolda yürürken karşıma çıktılar yine, bizim cüceler pek bir dertli idi, oturduk söyleştik biraz, birininki elbet kız meselesi, almış eline sazını, söyler kara yazılı.. Diğeri de pek bir feylesoftu, varoluşsal açmazları varmış, onlar söyledi ben dinledim, hımm dedim yollandım, gene gel, dediler. yamuk prenses ve yedi cüceler, öeh.

yecüc ile mecüc koydum adlarını..



Bir sürü bir sürü şeyler biriktiriyorum; anılar..


Benim anılarım senin geleceğin oluyor..


Ama ben nerdeyim, ben elimde saz, ben kimim? Bira ve kahveli gecelerden yine, gidezeim şimdi, gece tramvayları, boynum, üşüm..

Daha yazacaktım ama, mürekkebim az geldi. Şimdilik oççakal sevgili küllük. Polonya ayazına çıkacağım şimdi, sigara, sen, ben, değirmenler..

20 10 2009

Yağmur Güncesi

evvet, görmemişin polonyası olmuş yayınımıza kaldığımız yerden.. iş temposu, öğretmenlik de ne zor zanaatmış; hey bak burayı okuyorsanız ve öğrenciyseniz öğretmenleri sevin, öğretmenleri sayın, kabuklu yemiş fırlatmayın, filan. ya hu onca yıllık öğrencilik hayatımda böyle her akşam ertesi günkü dersi düşünmedim ben. ama gün geçtikçe daha bir öğretmen havalarına giriyorum; gülünecek bir şey varsa söyleyin hep birlikte gülelim. bir de kocaman insanlar bunlar, "arka taraf konuşma, uğultu ordan geliyor" filan da diyemiyorsun ki. ama pek gerek de kalmıyor gerçi, pek hevesli ve çalışkan benim öğrenciler, renkleri öğrenirken mesela green i yeşil kalemle yazıyorlar filan :) kikirik Magda mesela, topluca, 38 yaşında ve evlenmemiş, en önde oturuyor ve kimi zaman kahkahalarıyla, kimi zaman tiz sesten melodileriyle, soru sorduğumda kızarıp titrek sesiyle mahçup cevaplar verişiyle tam da bir love and marriage karakteri olmaya aday. 50 küsür yaşında kocaman bir amca var mesela, anlatamam görmen lazım. hafiften konuşmaya da başladılar ingilizceyi, çok da zekiler maşallah. kızlar çalışkan oğlanlar zeki.


sonra işte yürüyorum mütemadiyen, burada beni polonyalı sanıyorlar renklerimden ötürü. turkish? naturally? blondy? geçen gün ben de buralıymış gibi yapıp, bir yerde oturup gayet relax bir halde -fast food- yerken, çocuğun biri yanıma geldi "are you italian?" diye.
italyalıymış kendi, roma'danmış, içinden. italyan sanmış beni, nereliymişim. ayaküstü konuştuk biraz, are you really turkish? mişim. burada her akşam partiler oluyor bir de, ortam süfer falan yanie. ben parti insanı değilmişim onu anladım, etrafımızda sürekli bir insanlar çemberi, nasıl yapsam da şunu... filan. sevemedim. kendime uygun mekan arayışındayım, jazz veya rock bar olabilir, ama buradakiler daha çok disco disco partizani tadında takıldığından, kendime daha zanaatsal uğraşlar bulmaktayım. geçen bahsettiğim kuşların videosunu çektim, artizliklerini gör diye, bir ara yayınlarım belki, boş vaktim olduğunda filan. haftasonusu için plan yapmak durumundayız, zira havanın düzelmesini beklersek bir yere çıkamayız. gerçi şu güzelim cuma akşamı itibariyle hava daha iyi gibi sanki heralde galiba sanırsam. diz iz a pensıl. e madem böyle sürekli yağmurlu burası, üç adet yağmur şarkısı benden, hedaye. senin yağmurunla benim yağmurum uymuyorsa birbirine, bir üçüncü yağmur buluruz belki? biri klasik, diğeri soru, üçüncüsü cevap kıvamında şarkıların, taş-gedik de denilebilir. istediğiniz borudan başlayabilirsiniz, sınav klasik.
..sonra işte öyle yürürken sokak çalgıcıları, çingeneler zamanı müzikleri, bazen hindistanlı bir dilenci kadın, bazen para isteyen yaşlı bir adam; güneş doğar, güneş batar ama insanlar duymaz bazen..



"birkelebekkonduğuyerdebirmayınolduğunuanlar"


sisyphos aslında en çok; neyi niye ittirdiğini bilmeden, diğerinin sırtına yük bindirerek, bizim cüceler sisyhpos olarak çıkıyor karşıma bazen, sonra aniden kareye giren dünya güzeli bir çocuk, inandırabiliyor beni dünyanın daha güzel bir yer olabileceğine, bazen..



bazen böyle günlerce yürüyebilirim gibi geliyor,

ben, milyonlarca okun gösterdiği milyonlarca yoldan birini seçer ve yürüyebildiğim kadar yürürüm, takatimin son adımı karşılaşmamıza varır ve yolda biriktirdiğim kelimeleri hazmedebileceğinin çok üzerinde bir porsiyondaymışçasına önüne koyarım;
yolların çıkmazlandığı yerde, bambaşma bir kentte, kelimelerin ucunda ateş olan meşaleyi üzerime üzerime savurursan,

"BeN o aTeŞLE sİgArAmI YaKaRıM”
(bir sonat besteliyorum sana, arya besk)


"yüzyıl şilisinden bir dazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentlimağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım vor." (ah muhsin ünlü)


ya da kısaca elbette çabucak geçilmesi gereken bir virajda bunu daha çok küçükken bir filmde görenlere bir mısra-ı berceste gitsin: "hadi iç de çay koyayım."Ha bir de: "-m'ler yarım kafiye"

kafiyelerin en bıçkın yerinden sızarım içeri, kalemimin sapını gülle donatırım vre, gül ağacı değilem, incir ağacı olabilirim ama, gam götürebilirim; kenarları yenmiş tırtıklı bir dut yaprağına konup, savrulmak isteyebilirim dut ağacı boyunca..

ve işte en nihayetinde nerde olursa nol; yağmur yağıyor, yağmuru kim döküyor, harflerden devşirdiğin kuşlar aklıma aklıma konuyor yine;
yağmur hep yağıyor

ve burada böylece ben, paslı küflü bir giriş kapısının üzerinde adını arıyorum şarkımın,

durmadan basıp basıp kaçıyorum bana öğrettiğin o alttan ikinci kapı ziline..

bulutlara nazır yaralı bir arıkuşu. ve güneşli havalarda da uçmak zorunda kalan yağmurkuşu ölçeğinde..



"...Bir kalkabilsem ayağa, yani sabah olunca... Yüzünün tamını hazırla, bütün kuşlar havalanacak. içlerinden 'o' olan kuş mektubumu kapıp kaçacak. Gökyüzünde bir arya 'Arya besk'. Çiçeksiz, renksiz, sessiz betonların arasına düşecek. Diyecek ki; insan hayatta bir kez ölür arkadaşım. Bir kez orgazm olur, bir kez yemek yer, bir kez güler, bir kez ülkesiz kalır, bir kez sadece bir kez aşık olur ve sadece bir kez acı çeker... Dilini konuşmak istiyorsan, seni bekliyorum. yüzümün..."
(umay umay..)
[simurg?]

18 10 2009

Ya da İşte Öyle

yaşadıkalrındaın neler öğrendin diye sorcak olursan, merhem diyeceğim merhem öğrendim. el yakması merhemi, brunu kırması merhemi, kafa çarpması merhemei, saat bozulması, kibrit kalmaması merhemi öğredim çünkü. su mesela, mesela ayağa kalkarak konuşma konuşurken ellerimi bedirdetmek merhemi. yaşadıklarından ne öğrendinb diye sorucak olursan sonra, baba dedik mi baba öğrendim. kadınlar bayılırsa burunlarına sigara dumanı insanın girerse ayılıyormuş. yalan bezeynep, kimse ayılınmıyor öğrendim. öyle basit mi kafa bu kafa. bak kafa bak kocaman kafa bu kafa bu nerden almışsak artık. yaşadıklarımdan tek şey öğrendim lerler değil, çoğulsuz ve sonuçsuz, eeea dersin duysan, aşadıklarmdan y. bir gün anlatırım şimdi uzun sürüyor ama. zaten üzücü mü ne sayılır. mü ne sayılmaz, direkt üzücü sayılır tamam. sayılmaz, olur ben yanlışlıkla. sık sık sayıyorum, DA!, bir. iki, üç, bir. bir, iki, üç, bir. bir, iki, üç,
bir. bir, iki, üç, bir. bir, iki, üç,
bir. bir, iki, üç, bir. bir, iki, üç, bir.

sonra temel bir gün varmış. çok komiikmiş. end.



17 10 2009



ilenç    

düşüncesinin yanlışlığı belli olan bir kişinin

bir iş üzerine söz söylemesini kınama;

ayıplama, tekdir, çıkışma

Divanü Lügati’t-Türk
ilenç, (yilenç)
1. Beddua. 2. Azarlama.







hey hey, meraba dünyalı ben dostum. bugün günlerden yuvartesi. yuvar ne güzel kelime, yuvarlanmak burhanaltıntop stili. şiyir yazdım. saç malanmaz taranır şiyirlerinden.


"Hani, yana yana dibine varmış bir mumun içinde oluşan oyuğun çeperi bir noktasında çatlamış, eriyik madde dışarı akmış, fitili de açıkta kalıp tükenmişken, çatlağı akmış maddeyle doldurup tıkayarak bitkin fitili yeniden yakınca, ufacık, güçsüz, belli belirsiz; ama, pırıl pırıl, yoğun, direngen -altı canlı mavi; üstü parlak sarı- bir alev elde edersin ya - onun gibi işte..."


Oruç Aruoba

...GÜMBÜRTÜYE GİTTİM GELİCEM...

Video Çubuğu

Loading...

Blog Arşivi

Hakkımda

Fotoğrafım
Merve Çelik
bir 'mayıs sıkıntısı'nda gelir dünyaya, kıyısı yosun tutmuş bir liman şehrinde büyür, siyah yaşar, siyaha kanar, siyaha çalar günleri...edebiyat ve okumak en büyük tutkusudur; kafka, nietzsche, küçük iskender, umay umay, aynada silüetini gördüğü ex tanrılarıdır, edip cansever, cemal süreya, turgut uyar, oruç aruoba, oğuz atay, bilge karasu, ilhan berk, ismet özel, rimbaud, rilke, bukowski, roland barthes, e.m. cioran, murathan mungan, yılmaz odabaşı, özdemir asaf, atilla ilhan, ahmet telli, lale müldür, inci aral, elif şafak vs..ise yalancı peygamberleri... gök'yüzüne kezzap atıldığı için yara izi sayar bulutları,güneşeyse yatsıya kadar yanan mum ışığı muamelesi yapar; ay,yalnızca dünyanın uydu'rmasıdır ona göre... vaktini en çok okuyarak, müzik dinleyerek, pencereden dışarı bakarken kendini yakalayarak ve hayattan kaçamayarak geçirir. sık sık kendinin peşine düşer, kalbinin izine, ama çoğunlukla eylül'ün bıraktığı yerdedir. şimdilik bir müsveddedir aslını arayan,döner durur içine kanar...
Profilimin tamamını görüntüle