Utanmak, üzülmek ve umutlanmak bir kılıçlarını, bir kadehlerini tokuşturuyorlar içimde..
Hakkımda
- Melusiné
- Bir 'mayıs sıkıntısı'nda gelir dünyaya, kıyısı yosun tutmuş bir liman şehrinde büyür, siyah yaşar, siyaha kanar, siyaha çalar günleri.. Edebiyat ve okumak en büyük tutkusudur; Kafka, Nietzsche, Küçük İskender, Umay Umay, aynada silüetini gördüğü ex tanrılarıdır, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Oruç Aruoba, Oğuz Atay, Bilge Karasu, İlhan Berk, İsmet Özel, Rimbaud, Rilke, Bukowski, Roland Barthes, E.M. Cioran, Murathan Mungan, Yılmaz Odabaşı, Özdemir Asaf, Atilla İlhan, Ahmet Telli, Lale Müldür, İnci Aral, Elif Şafak vs..ise yalancı peygamberleri... Gök'yüzüne kezzap atıldığı için yara izi sayar bulutları, güneşeyse yatsıya kadar yanan mum ışığı muamelesi yapar; ay,yalnızca dünyanın uydu'rmasıdır ona göre.. Vaktini en çok okuyarak, müzik dinleyerek, pencereden dışarı bakarken kendini yakalayarak ve hayattan kaçamayarak geçirir. Sık sık kendinin peşine düşer, kalbinin izine, ama çoğunlukla eylül'ün bıraktığı yerdedir. Şimdilik bir müsveddedir aslını arayan, döner durur içine kanar...
dancemetotheendoflove
lüzumsuzsa söndür
Oruç Aruoba
Kala'Balık..
say^aç
günebakan..
Okuduğum en güzel hikayelerden.. "Uzun hikaye" ama; yazgımızı değiştiren hikayeler hep uzun değil midir zaten?
DEĞİRMEN
Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?...
Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı... Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar...
Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır...
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?... Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar, taşları kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar, gıcırdar, gıcırdar...
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem.
Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?...
Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvel' kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle gidiyor. Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek mi dir?...
Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musunuz?...
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misiniz?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...
Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisi ne? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?... Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?... Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun...
Siz sevemezsiniz adaşım, siz, şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler... Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingeneler...Dinle adaşım, sana bir çingenenin aşkını anlatayım...
Bir gün karların erimeğe başladığı mevsimdeydi bütün çergi, otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek Edremit tarafına doğru göçüyorduk.
Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeğe başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı.
Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.
Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.
İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu.
İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar, ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlar.
Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu. Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.
Daha çadırları kurmadan Atmaca klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmağa başladı, İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.
Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.
Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca'ya verdiler. Ve değirmenci buna iki çömlek de yoğurt ilave etti. Biz bu güzel kabilden cesaret alarak biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.
İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğünü çağırıyorlardı.
Atmaca tabii en baştaydı...
Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır. Bir kere heybetli delikanlıydı: yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri... Sonra burnu... Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrak burnu. Bunun için biz ona Atmaca derdik... Başı geniş omuzlarının üstünde bir Arap atındaki gibi dik dururdu ve bir Arap atı ondan daha çevik değildi...
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun algısı söylenirdi.
Başka Çingeneler gibi çalmazdı o, adaşım: bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti: sonra içliydi...sanırdın ki klarneti çalarken havayı ciğerlerinden değil doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.
Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzü koyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.
Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi...
Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerle oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında, bir ateşe rasgelmiş gibi derhal kuruyan birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.
Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sindirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?...
Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.
Kasabadaki efendiler ona ekran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı.
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber yük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.
Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi. Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı. Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi dümdüz bir bakışı, ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı. Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı. Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu. Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.
Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmüş örtmeğe mecburdu... Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi...
Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak dolu gözlerle bakmış. Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu. Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi. Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı...
Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız değirmencinin bu sakat kızına vuruldu. Tavuslara, sülünlere bakmağa tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun şikarı oldu.
Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağa sarmıştı... Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim.
Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi...Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik...Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.
Atmacanın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce bu işin böyle gitmeyeceğini anladım...
Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk. Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu. Elimi omzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı.
"Seviyorsun!..." dedim.
"Öyle..." dedi.
"Ne yapacaksın?..."
Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi. Uzun uzun baktı, birdenbire:
"Sen bizim çeribaşımızsın dedi, gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın dirayetin bütün Çingenelerden üstündür. Sana açılmalıyım...
Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeğe başladı:
"Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin... Ben ki arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmezdim: yedi köye hükmeden eşraf bana gelip, "Kızım senin için yataklara düştü... Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..." diye yalvardılar da gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum. Onu alamam, onu kaçıramam... Halbuki o da beni seviyor. Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. Gel dedim, beraber kaçalım. "Acı acı güldü, "Ağam dedi, ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..." Onu nasıl sevdiğimi anlattım: "Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun, bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?"
"Tekrar gözyaşları boşandı: "Olmaz dedi, düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sende bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar, gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmağa kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..."
Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yeri indirdi: "Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: "Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?" demek isterse ben ne yaparım? Her sözünden, her tavrımdan alınır: Kızsam ona dokunur, düşünceli olsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider...
"Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok. Akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk... Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..."
Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormağa, hatta teselli etmeğe kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, ne de o söyleneni duyardı.
Koluna girip çadıra kadar götürdüm.
İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım. Atmacanın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmağa karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmacayı, ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
Günler, kuvvetli bir rüzgârın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbirinin arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.
İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmacanın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgâr kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.
Bir gün Atmaca yanıma sokuldu. "Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..." dedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.
"Değirmenin içinde çalacağım!" dedi.
"Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?" Tuhaf tuhaf güldü.
"Korkma! dedi, klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi".
Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavanda sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı. Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.
Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.
Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi. Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmağa başlamıştı.
Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.
Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgâr ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.
İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.
Alaca karanlıkta Atmacanın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı. Genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine...
Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmağa bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur...
Bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi... Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.
Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmacanın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.
Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geri attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı...
O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan, homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük âdeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.
Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici, bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat... Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.
Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk...
Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve "iş işten geçti" demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.
Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı...
İşte adaşım, sana seven bir çingenenin hikâyesi... Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde veya ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, söz aramızda gene hoş şeydir. Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımağa tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.
Sabahattin ALİ
Değirmen demişken; ne yazıyordu alınyazımızın en okunaklı yerinde?
Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene 1946
Mevsim
Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.
Yar yar!.. Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yar yar
Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var...
"İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse.."
Tepeden aşağı bisikletle hızla inen güzel kadının ardından ona âşık olan genç adam bağırmaktadır.
- Iris, yavaşla! Dur! Sana yetişemiyorum!
- Yavaşlayamam. Sen bana yakın durmaya çalış. Bir şey olmaz!
İngiliz yazar Iris Murdoch’un hayatını anlatan "Iris" filminde üç
kez aynı sahne tekrarlanıyor. Adam, kadının hızına yetişemiyor ömür
boyu, ama ona "yakın durmayı" beceriyor. Peki hakikaten bir şey olmuyor
mu? Ne oluyor ya da?
***
Bazı kadınlar, yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait olamazlar.
Onlar zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele. O
kadınlara yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait
kılarsan... Ölüverirler. Çünkü onlar kuş gibidirler. Böyle uçucu
kadınlar, tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaptıklarında
düşeceklerini pekiyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendilerini
en sevdiklerinden bile korumak mecburiyetindedirler. Kendilerini
durdurup, öldürüverecek şeylere karşı dikkatli olmaları gerektiğini -her
nasılsa bilirler. Onlar, insanı ancak frensiz bir seyahate davet
edebilirler. Zira fren yaparlarsa artık onlar, o kadınlar değiller.
Bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizler...
Kanatlarının altına rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi,
rüzgârsız kaldığında bir lokma ete dönüşen kadınlar... Ve adamlar,
ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar sanırlar. Bilir misiniz?
Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce kuşların
kanatlarını biraz kırarlar... Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü kadar
uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler...
***
Yıllar geçer. Iris Murdoch bütün o şahane kitapları yazar, bütün o
şahane konuşmaları yapar. Zekâsıyla etrafı büyüleyip dururken,
tutulamayacak bir kuş gibi oradan oraya uçuşurken birden amansız bir
illete tutulur. Alzheimer hastalığı ışıklı sözcüklerini hızla elinden
çekip almaktadır. Gökyüzünü ateşe veren alev rengi kanat tüylerini bir
bir söker gibi... Ona "yakın durmak için" onca çaba harcayan adam,
yatakta, yanında duran, artık tam da en başından beri istediği gibi
"yavaşlayıp durmuş" bu düşkün kuşu artık istememektedir. Neden?
- Iris! İlk kez bana aitsin! ilk kez benimsin!
Ve ben seni istemiyorum!
***
Bilir misiniz? Manolyalar, o kocaman beyaz çiçekler, dokunuldukları
anda küserler. Birden, kahverengi çürürler. Kuş kadınlar, manolyalar
gibidirler. Kimi kadınlar hareketinin önüne geçilmeden, "yakın durarak"
izlenmek, sevilmek mecburiyetindedirler. Bu bir seçim değildir, sevilen
renklerini korumak için bunu yapmaları gerektiğini her nasılsa bilirler.
Kollarından tutulduklarında amansız bir illete yakalanacaklarını
bilirler. Uçuşup, renklerini dağıtıp, çırpınıp hayat içinde, sonra
sessizce gidecekler. Durmak büyüyü bitirir, bunu bildikleri için onları
sevmiş olan adamlar onlara güvenmelidirler. Tepeden aşağı inen bir
bisiklet gibi, fren yapmadan gitmeyi tez elden öğrenmelidirler. Fren
yaparsa o kadının artık o kadın olmayacağını... Kuş kadınlar,
uçamadıklarında kıymetsiz bir av etine dönüşeceklerini pek iyi bilirler.
Ece Temelkuran
lady?
lady:
yes bird?
bird:
it's cold.
lady:
I know.
lady:
bird...
I cannot see a thing.
bird:
it's all in your mind.
' öfke gider..
diğer her şeyden önce..
en çabuk öfke gider..
ne kadar görkemli yıkıp yakmış ise o denli çabuk gider..
fakat o gittiğinde, belki de o nun oluşmasına neden olan, esas büyük dert kalır ki bu bir büyük acı dır ya da bir büyük utanç..
o gittiğin de kalan bir utanç ise şayet, bu çok zor..
fakat bir acı ise yine sözkonusu kalan, o zaman bir şans daha var demektir..
o acı dır ki pek azına da olsa bir yol gösterir.. yeterince sindirildikten sonra..
evet kimse kolay olacağını söylemedi..
ama kim kolay olacağını düşündü ki..
öfke gider..
sonra bir şey kalır geride.. '
"Yaz kızım" dedi. Yaz uzun uzun. Nasıl olur da görmediğin bir dostun tek
soruyla kesiverir ipin düğüm olan yerini? Nasıl olur da sen bu kadar
sahile vurmuşken hayat mükellef bir rakı sofrası kurar batan güneşin
manzarasına karşı tek kişilik sırf senin için? Senin pilav yemeye
hacetin yokken nasıl olur da gümüş takımlarla bezeli kraliyet
tabaklarında yemekler servis edilir önüne? Dokuz sekizlik ritmle devam
ediyorken hayat nasıl olur da sen böyle hicran hicran?
Yok cevaplarım. Sorularımın da sonu geliyor yavaş yavaş. Zaman
dilimlerinin yılları arttıkça aman ne kadar kısa bir süre yahu demek de
neyin nesi? Nereye kaçtı tüm o güzel romanlar? Kim toplar kaldırımlara
saçılan bu cümleleri?
Keşke zamanı geri alabilseydim. Çok değil. Biraz. Cahilce elime makası
alıp girişmezdim dallara. Kötü budanınca bir daha açmıyormuş çiçekler.
Utanmak, üzülmek ve umutlanmak bir kılıçlarını, bir kadehlerini tokuşturuyorlar içimde...
Burundi de zaman tarif edilir (yani saymak yerine bir özellik atfederek
ifade edilir); karanlık bir geceye "sen-kimsin-gecesi" denir, çünkü hava
biriyle karşılaştığınızda yüzünü göremeyeceğiniz kadar karanlıktır ve
karşınızdakine kim olduğunu sormanız gerekir.
Jay Griffiths
, Tik Tak: Zamana Kaçamak Bir Bakış
Sisli bir akşamın sessiz harfleriyle susuyoruz bazen; tüm söz oyunlarının yersiz ve yetersiz kaldığı zamanların tam ortasında, kelimelerin "söylenecek çok şey var, sislenecek çok şey, seslenecek, süslenecek çok şey var" diye veryansın ettiği cümle boşluklarında en çok..Ve "veryansın etmek" sözcüğü bazen varyansın karekökünden daha çok şey anlatıyor, standart susmalarında yaşam denkleminin.. Olsun; regresyonun "anlamlılık testi" önemli olan, bir de değişkenlerin etkileşimi..
Hep yeniden başlamak yazgısı.. Hep yeniden umutlanmak, hep "belki bu kez" avuntusu, hep "başka bir dünya mümkün" sancısı.. Hep aynı dişlinin çarkları, hep aynı döngünün kısırlığı, hep aynı "merhaba, işte bu kez!" hayalinin kırıklığı, hep aynı, hep ay..
Ne olacak peki sonra? Anlıyorum, "hepinizi anlıyorum" diye diye satır aralarından sezdiğimiz suretler, ne zaman gerçek bir hikayenin kapısını aralayacak? Ne zaman öyle oyunsuz, hesapsız, kurgusu bozuk olmayan bir öykünün satır aralarında gezineceğiz?

Bir yere gidiyorken cayıp bir başka yere gitmeyi
Yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi
Nedir ben bilemem ki
Belki bir raslantıdır da ondan mı sevdanın yeri
En yakın yeri
En uzak yeri
Bitmeyen yeri
Bitecek yeri
Farkedilmez zaten anlaşılmış sevdanın
Anlaşılmaz sevda ile bütün ekleri.."
Ben şimdi güneşin batmak üzere olduğu bir yerden yazıyorum sana dostum, yani kalbimden.
Sen bu satır'ları okurken, ben başka bıçaklarla deşiyor olacağım içimi düşümü, başka bir dilde jiletliyor olacağım göğsümün uçurtma bilmez göğünü..
Zaman içimizde çıbanlar bırakarak geçiyor, siğiller, içi irin dolu sağaltılmamış yaralar, içimizde uçuk sancıları lisanımızda hiç betimlenmemiş bir öykünün dilini acıtıp duruyor. Hala hep ve yine, "ne yapsan olmuyor," ölünmüyor, yaşanmıyor, dirilinmiyor ve gömülünmüyor. Ölünmüyor! Kalınmıyor!
Sanırım bunlar yaşamımın yaşanamayan yaşları desem; bir zat çıkıp der ki yaşam'a dair:
"yaşam hep, birlikte yapılabilceklerin hayallerinin, yalnız kalmalarının kıyılarında parçalanışının sürecidir-bazı kişiler için böyledir bu, en azından; belki de sen de onlardan birisin...
yaşam, hep, birliktelik umutları -vermeyecek- umduracak sana -sonra, onları alacak, yalnızlık kuyusuna atıp, boğacak. -o kuyudan nasıl çıkabilirsin- ya da, orada yaşamayı nasıl öğrenebilirsin-
-allah bilir!..."
Yaşam kimbilir daha nasıl dersler verip sınayacak bizi, kimbilir daha nasıl notlar alıp haketmediğimiz öğretmenlerin farketmediğimiz çelmelerine takılacağız, ve daha kimbilir kaç kez kağıdı boş verip çıkmak isteyeceğiz sınıftan. hani "karnemde sevinç bir, aşk iki" iğretilemelerine bel bağladığımız günlerdeki gibi göğüskafesimizdeki sevinç kırıntılarını kuşlar toplayacaksa yine; "aritmetik iyi kuşlar pekiyi" günlerin umudu nereye konduracak kendini, hangi cami avlusuna bırakacağız sonra o kuşları, hiç bilmiyorum.
Bildiğim, biz burada böyle ayrı telgrafın ayrı tellerine konmuş kuşlar gibi hep baharın gelmesini bekleyeceğiz, sıcak iklimlere göç edelim diye diye kendi iklimimizi bulamadan kanat çırpıp duracağız o bizim sandığımız gökyüzüne, kendimize kafesler arayıp duracağız sonra,- sonra hep özgürlüğe kanat çırp, -sonra hep yeni kafesler..
"-insan sevdiğine canım böyle mi yanar?"
Ve biz hala yaşamın, bu yangın yerinin ortasında nasıl durulur bilmiyoruz, içinden geçtiğimiz alev çemberleri eteklerimizi tutuşturuyor hep, sevgili alevarkadaşım. Farkında değil misin bize hiç farkettirmeden küçük küçük kıvılcımlarla yakıyorlar bizi, "zaten bizi sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar" ve görmüyor musun bizim kendimize yanacak bir yangınyerimiz bile yok, anlıyor musun, biz bize biçilen bir alev çemberinin ortasında kalakaldık, ne tümden yanıp kül olabiliyoruz, ne de kaçıp kurtulabiliyoruz; "yangın kavmindeniz, ne giysek alev!"
Ah hayat, bizden kaçırdığın ellerini hangi ceplerinde saklıyorsun? Biz bu hep yanlış bir trene binmişlik duygusuyla nasıl başedeceğiz bilmiyorum, doğru duraklarda inmek bir yana hep ama hep bilinmeyene giden o treni neresinden durdurup müs'ait bir yerde ineceğiz, dünya ne zaman bizim inmek istemediğimiz bir yer olacak, pencereden geçip giden evler, insanlar, ağaçlar, dağlar, ömürler ne zaman içinde yaşamak istediğimiz bir yer olacak -hiç- bilmiyorum. Biz o trende tutsak kaldık, tutkal kaldık, yapıştık ama yakışamadık, ilişemedik bir türlü doğru resmin doğru kenarına. Ve gerçek şu ki; tünelin ucunda ışık falan yok, bu dünya inatla ve ısrarla bizi kendi yalanına inanmamış çocukların suçüstü telaşına alet ediyor; tren doğru bir yerlerde duracak olsa bile biz kendimize yeni hüzünler icat ediyoruz, sonra sil baştan, sonra yeniden, sonra "-hadi yüreğim ha gayret, hele sıkı dur hele sabret.."
Diyeceğim o ki; şimdi biz böyle aynı coğrafyanın başka iklimlerinde ayaza çalmaktayken ayrı-gayrı; sen "gayret et güzelim"; sen yine de, gönül mevsiminin güneşinden kendini sakınma; hayret etmekten payımıza düşeni kuşlardan sakınma. Çünkü bütün bunlar dünyanın ve hayatın umrunda değil, çünkü biz burada böylece hayatın karşısında dimdik duracağız, çünkü biz burada böylece yıkılmadan kendi alevimizi yakacak bir köz elbette bulacağız, çünkü.. ha gayret!
http://www.fizy.org/#s/3w4eu3gayret et güzelim
Ömür eksildiğinde, hayat bulanıklaştığında, bakkallar veresiye öldüğümüzü anladığında, sular artık ıslatmadığında, içimiz sıkıldığında, başımız sıkıştığında, birini özlediğimizde biz hep üzerimize bombalar yağdıran şiirlere bakacağız: Yıkılma sakın!
Öyle ya; yaşamak bizim için dokunaklı bir şarkı olmadı ki hiç…
YIKILMA SAKIN!
Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.
Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?
Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşmazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.
Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak...
İsmet ÖZEL
de ki işte / 34
yaşam hep, birlikte yapılabileceklerin hayallerinin,
yalnız kalmaların kayalarında parçalanışının
sürecidir -bazı kişiler için böyledir bu, en azından;
belki sen de onlardan birisin...
yaşam, hep, birliktelik umutları -vermeyecek-
umduracak sana -sonra, onları alacak,
yalnızlık kuyusuna atıp, boğacak.
-o kuyudan da nasıl çıkabilirsin -ya da,
orada yaşamayı nasıl öğrenebilirsin -
-allah bilir!...
-ki, "yaşamakta olman bile bir önyargıdır belki"...
Oruç Aruoba
Kötü dikilmiş etek astarı gibi yüzün. Çekme yapıyor. Gibi. Hiçbir şey tam kesin değil tabii ama giderek naylon poşetlere benzeyen bir halin var. Bir de naylon musun üstüne üstlük! Bak sen şu işe.
Fakat bacakları mı kısalır insanın? Bence kısalabilir mevsimine göre. Tamamen mevsimine bağlı. Tam o mevsimlerin, adları ne ise artık, cemresi düştüğünde yağmur başlar. O garanti bak işte. Mütereddit başlar ve net bir kötü niyetle.
Şemsiyeyi açma zamanı
Şemsiye açılsa mı açılmasa mı aralığında takılı kalan yağmurlardan. Sadece nakaratı hatırlanan şarkılar gibi takılı kalır. Sokakta şemsiye açan var mı, ona göre açacaksın sen de. Ne ise artık seni böyle acayip yapan, erkenden şemsiye açmaya bile utanıyorsun. Şemsiye zamanlaması mühim. Herkes birbirini izler muhakkak.
Şu da var:
Neye göre aldıracağız paça boyunu? Ruhi iniş yokuşlara aşina bir kılavuz-terzi bana bunu söylesin. Ya bacaklarımız aniden kısalırsa ve küpküçük kalırsak dünyada? Yağmur da başladı, gördün mü bak. Islak paçalarınla kalırsın işte böyle.
Alsaydın tedbirini sen de. Paçaları hiç ıslanmayan birileri var bu dünyada. Onlar bütün derslerini biliyorlar, her nasılsa.
Aklında bir şey var. İyi olmadığı besbelli bu şeyin. Açtıkça açılan paketler gibi bir şey açılıyor aklının içinde. Öküz bir arkadaşın öküzce bir şakası gibi.
Bir sürü kâğıtla seni öksüz bırakan hediye şakası gibi; sevinme mecburiyetiyle, hayret baskısıyla baş başa. Öyle bir şey açılıyor kafanın dibine doğru. Sonunda kalacaksın çerçöple baş başa, orası garanti.
Farkında bile değilsin (Heeyy!) başın öne çekiyor! Kaldıracaksın başını ama aklının içindeki o şey ne ise işte, uğursuz bir şey besbelli, açılmaya devam ediyor. Dibine varacaksın birazdan. Vallahi bilmem artık, iyi mi kötü mü, ona da kendin karar vereceksin bi’ zahmet.
Her koyun kendi bacağından asılır; insanlar muhakkak başkasının bacağına asılır. Bacaklarına sahip çıkacaksın bi’ zahmet. Bi’ zahmet kavga etmeyi öğreneceksin ve soruların çıkacağı yerleri bileceksin.
Böyle kıyıya vurmuş denizanası gibi olmandan hiçbirimiz memnun değiliz.
‘Seni-böyle-düşkün-görünce-ne-diyeceğini-bilemeyip-manasızca gülümseyen-ahbaplar-ekibiyiz’ biz! Böyle zamanlarda sen de markete gitmeyeceksin bi’ zahmet!
Sonra hiçbir şey olmuyor. Esasında hakikaten de böyle. Tam öyle yürürken işte, poşetleşme sürecinin dibine doğru bir arpa boyu giderken tam olarak hiçbir şeyin olmadığı bir nokta var. Bir küçük sessizlik çatlıyor insanın içinde.
Bunun başka adı yok vallahi, bir küçük sessizlik çatlaması. Orada durasın geliyor. Herhangi özelliği olmayan bir nokta. Güven Eczanesi’nin köşesi bile değil, Muhterem Apartmanı’nın girişi bile değil.
Herhangi bir noktasında sokağın küt diye bile değil, hatta belki pıt diye bile olmayabilir, en sessiz adımda durasın geliyor. ‘Artık ben yürümeyeyim yahu’ bile demiyorsun. O kadar sessiz bir duruş.
Bir kez de dur...
Bu gelir gider insana. Durulmaz, yürünür. Bana mı anlatıyorsun, kesin yürünür diyorum sana. Ama bir kez de dur bakalım. Ne olacak? İnsan merak da mı etmez kardeşim? Ama haklısın, büyük risk. Evet evet büyük risk. Ya bir daha hiç...
Maazallah, neler gördük biz. Dağ gibi yiğitler gitti böyle. Nereye mi? Ona da kendin gidip bakacaksın bi’ zahmet. Fakat ben sana diyiim yine de. Bugün de bu gerçeği söylüyorum. Ruhi inişler ve yokuşlar ömrünün saatli maarif takviminin arka yaprağından okuyorum:
İkrah rüzgârları başlar. Kapılıp gitmemek için yürümeye devam etmek tavsiye olunur. Akşama da muhakkak patlıcan musakka pişiriniz.
evet, EceTem
herkes kendi kütüphanesinin sisiphos'u oluyor sonunda, hep sırtta o kamburla bir aşağı bir yukarı "çıdam karıncaları" gibi yürümek; ama işte yine en önemli "yaşama uğraşı" olan; "yürümek"e açılıyor tüm kapılar..
Yürümek
Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek.. yürekten gülerekten yürümek..
...
Nazım Hikmet
Her şey gider, her şey geri gelir, sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir; sonrasızca sürer varlık yılı. Her şey parçalanır, yine birleşir her şey; sonrasızca kurar kendini aynı varlık evi. Bütün nesneler ayrılırlar, bütün nesneler yine esenleşirler, sonrasızca bağlı kalır kendine varlık halkası. Her an yeniden başlar varlık, "ora" denen küre döner her "bura"nın çevresinde… Orta her yerdedir. Eğridir yolu ebediliğin!.."
Böyle Buyurdu Zerdüşt / F. Nietzsche
Bazen insan, inadına müziğin, inadına şiirin, inadına ezginin, inadına ruhun kalbine iniyor, indiği yerlerden çıkamıyor bazen insan, takılıp düşüyor uçurumlara.. Tıpkı Tanju Duru gibi.
Ben bir zaman önce bir şarkıya aşık oldum, "ömrümün şarkılarından" oldu, öylesine sevdim, hiç bilmeden kimin, niyesi olduğunu.. Kendisi şöyle bir şarkıydı, ne güzel'di, dosttu, belkiydi, hep'ti.. Şimdi di'li geçmiş zamanların anısına hürmet etse de, gelecek zamanlara da sirayet edecek belli ki..
Fotoğraflar kalmış geriye yine, onları hoyrat bir makasla, ah eski bir fotoğraftan oymuşlar..
http://www.tanjuduru.net/duru/page2.html
http://www.tanjuduru.net/duru/page5_roll2.html
Bazı şarkıların sözlerini pürdikkat dinlemek gerek:
"Uzun kara bir çocuktu aşk, götürdüler astılar
Kör bir terzinin makasıyla hayatı daralttılar "
dostoyevski / yeraltından notlar












.gif)

