eflatun sufleler...

"bunları yazmakla, çıldırmaktan kurtulunur mu..?"

o güz
el
ins
anlar
o güz
el
atlara
bin
ip
gidi

yorlar..


ölüyorum kalmaktan..

Ben, nasıl yanmayım dağlar..


"YOK

yok

Gidecek yerim


Sağlam erkeğim


Hiç birşeyim yok

Yok yok






Kırmızı meşin bu hayat peşin
Hiç benzerim yok Yok yok
Kralım azizim bide efendim
Kastım mastım yok

Yok yok
Ödeşen suçum barışan düşüm
Sıktığım düşüm yok
Yok yok..."



umay..


"her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. her gün bir kezdışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. her gün bir gazeteye boş gözlerlebaktım. her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. hergün bir kez "neredeyim" diye sordum kendime. her gün bir kuzeykışı indi içime. her gün karşımda duran fotoğraflarınabaktım. bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bukadar bağlandın. her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm.belki de her şey. her gün bir barbar, bir medeni ile gezdimsokaklarda. minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. hergün bir perdeyi aralamaya çalıştım. her gün hiçbir şeyianlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımıdüşündüm. güvercinleri yolculadım. her gün, günleredayanamadığımı düşündüm. kitapları alt alta dergilerikıvırarak yan yana dizdim. ne idüğü belirsiz yerler benimleyürüdü. gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. her gün bir taş parçası söktüm içimden. her günuyku beni koynuna alsın diye yalvardım. her gün, gün bitiyor gecebitmiyor dedim. her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarızdiye sordum. öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursandüşersin dedim. her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdikdurmaya ayırdım. her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimdengeçirdim. her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde.her gün sana içimden bir kez "sevgilim" diye seslendim. her gün sanabir kez "zalim" diye seslendim. her gün, yan yana oturup birbirinerikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. her gün okadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. her gün "âh" ettim birkere, bir kere o âh'ı geri aldım. her gün "yol arkadaşım" dedim, kahırla kapladım sözlerimi. her gün acını tattım. her günunutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. her güninsan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. her gün birkilidi açmaya çalıştım. başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. çilenedir, günah ne? bana ne bunlardan. dünyanın merkezi sendin her günben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.. "
Birhan Keskin

Gidip de dönülemeyen şehir.. Geri dönüşleri özlenen şehir en çok.. Köprülerinden atlanılamayan, araba altlarında kalınamayan, maganda kurşunlarına hedef olunamayan, iki arada bir derede boğulunamayan, anlatılamayan, tasvirsiz, betimsiz, bitimsiz şehir.. Su perisi illa ki..

İstanbul bana hiç yamuk yapmadı derken, beni hiç üzmeyen şehir derken, bana kendini hep pembe gözlüklerle gösteren zehir.. Aynı derede onlarca kez yıkanılan, üzerine yıkılan onlarca ağırlığa rağmen altında kalınamayan, altından kalkılamayan nehir..






İstanbul'da yaşamaya başlamanın ilk adımını atmak üzere evden çıktım birkaç gün önce..

İş görüşmesine gidiyordum ve dakka bir gol bir, evet bildiniz, cüzdanım çalındı, yokoldu daha doğrusu, çalındığına dair hiç bir belirti yok.. Ne çantada bir hasar var, ne de çantanın fermuarı açık.. 5 dk içinde yokoldu, düşünün artık profesyonelliği.. Tahmin edersiniz ki "hayatım kaydı"," her şeyim gitti", gibi arabesk cümleler kurmaya meylettim ki sonra Mahsun Kırmızıgül'ün suratına kamyon çarpmış ifadesiyle "yıkılmadım ayaktayım" tavrı sergiledim. "Ulan İstanbul" bile dedim, kayalıklardan denize bakan adam melankolisiyle, "seni yenicem" dedim. "Neden geldim İstanbul'a" demedim ama.. Aynı gün içerisinde -kayıp cüzdanım için karakola tutanak tutturmaya giderken- küçük bir trafik kazası tehlikesi atlattım. Karakolu ararken girdiğim arasokakta hızlıca köşeyi dönen aracın, koluma çarpıp hafif bir sıyrıkla beni "çizmesinden" hemen sonra, "pardon abla eıgheıh" diyen sarıdişli şoföre korna diye bir şeyin varlığını izah etmeye çalışırken basıp gitmesinden hemen sonra yani, "olsun" dedim, burası İstanbul.. Taşı toprağı sarı altın dişli.. Ve ertesi gün hala cüzdan ile ilgili arama-kurtarma çalışmalarından dönerken, yanımdan geçen bir adet doğan görünümlü şahinin içindeki kimliği belirsiz şahısların attığı bilmem kaç el silahla irkildim, asker gönderiyormuş gençler, arabanın önünde kocaman bir türk bayrağı vardı.. -irkilmek garip bir kelime, irken kim?- Memleketimden isyan manzaraları, yapmasalar, "olmaz bize bundan Polat" diyecekler.. -"alemdağ'da var bir yılan.."

Beni sınıyor sanırım İstanbul, "dur bakalım öyle kolay değil, hazır mısın bana, yapabilecek misin" diyor..
Desin, kolay vazgeçeceğim düşünülemezdi herhalde, hele İstanbul söz konusuyken..

Ve 2 günlük gecikmeden sonraki iş görüşmesinden sonra Bursa'ya dönüşte de yine bir sürü aksilik, otobüste yanıma oturan almancı Naciye Teyze'nin hayata dair hikayeleri.. Almanya'nın nasıl da kolay yaşanır bir yer olduğu, insan hayatına verilen önemin hoşluğu, ama yine de insanın memleketi gibisi yokmuşluğu... Benim böyle bir teyze koleksiyonum var zaten, otobüstekiler için "anlatsam roman olur", apartman yengeleri için daha baharat çeşnili, kenar mahalle bacıları için daha dramatik, pastoral; sosyetik dip boyalı fahriye ablalar için daha şiirsel imgelerle betimleyebileceğim rengarenk kadın tiplemeleri.. Yapılmışı var gerçi, Murathan Mungan'ın son kitabı Kadından Kentler'i edindim, il il öykülemiş kendi..





Aksilikler diyordum; romantik komedi filmlerinde bu sahneler bilindiktir, kahramanın odasında asılı posterin dört köşesine, bir de ortasına yapıştırdığı bantlardan iki karşı uçtakinin kopmuş, posteri de köşelerden sarkarken görürüz öncelikle.. Ters giden bir günün düpedüz lanetli olduğunu seyirciye hissettirmek için, tam kahramanın gözünün tekrar postere iliştiği sırada, o son bant da kopar.. Benim genel olarak ters giden şeylerle ilgili yazmış olduğum bir tezim vardı zaten, ihtisas alanım bu; ama hala posteri tutan bir bandım vardı, baş harfi İstanbul'a denk gelen... -"hem yarabandım, hem yaram.."







Bursa defterini kapatmaya çok az kaldı; İstanbul'dayken Bursa'nın rahatlığını, özgürlüğünü, birbaşınalığını özlemek, Bursa'dayken İstanbul'un rüya yanlarını düşlemek, ah bu ben kendimi nerelere koysam-mak..
Dönüm noktasındayım, f(x)=y---> x'e ne değer verirsem vereyim, y hep aynı, ben hep olmazlarda, hep çıkmaz sokaklarda.. "kalbim"... Hep bir başkasının gözlüğünü takmışçasına eğreti yürümek, yeri olduğundan yukarıda görüp, yukarılara adım atmaya çalışmak, sağa sola yalpalamak, çizgilere basmadan yürümeye yeltenmek.. Ama sonra çizgileri bile görememek, kaybolmak.. Hep aynı yaraya bıçak döndüren bir keskin sızıya bilenmek, geçmişten özlediklerinle gelecekteki düşlediklerini aynı kurşuna hedeflemeye çalışırken, "an"ı ıskalamak, rengarenk balonları vurmaya çalışırken, denizi yakalayamamak..



Şimdilerde aklımda hep aynı dize, "insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekine sağır.."

Ya da; hani o hep aynı katil-maktul öykülerinin fon müziğinden bir arases, "seni yaralar, kendim kanarım.."

Ki; bilenler bilir, "katilim yoktu, katilim çok.."


Bi' yerlerde bi' vapuru kaçırmışlık hissiyatı hep, tren rayına sıkışmış ayakkabı düşüncesi, otobüs terminalinde sallanan el, rüzgarda uçuşan poşet, bir siyah-beyaz taş merdiven tasviri ki aklın durur, yüzü kırışmış bir yaşlı adam portresi zihnimde, afrikalı çocuk kaburga kemiklerinin sayısı kadar yaşar mı sonesi, bir uzun ağıtlar, bir sessizlikler ki değme çığlıklara taş..


Aslı'nda ben.. diye başlayan cümlelerin en kerem yerinden kesilmiş benim göbeğim, çocukken çatılara atılan dişlerimin yerine çarpıkları çıkmasın diye dilimi kıstırmışlar sol yanıma, dişlerim kırılmış rüyamda, ölümlere delaletmiş, ölümlere çarpık kendimleşmişim..


Yine sabah olacak mesela, ben finallere çalışmaya başlayacağım, yaşamsal zorunluluklarla günü geçireceğim. Bilmezden görmezden farketmezden geleceğim. Biliyor da renk vermiyor olacağım.
Göz kırpacağım bir nevi iki nevi çok nevi- zade. Çaktırmayacağım. Ben kötü olacağım tüm bunlar için, anlamıyor olacağım, iyi kimin adı? Almanlar yenilince ben de yenik sayılacağım. Yanına kalmayacağım. Ah olup çıkacağım, ahkolik olacağım.. Sonra bir daha.. sonra bir daha. Kal'p masajı yapacak birileri bana, hadi diyecek. Geri döneceğim. Hat-trick yapacağım. Gol kralı olacağım. Metafor yok. Artık skor yok. İnleyecek buralar. Haketmiyor olacağım. Hakediyor olacağım. İçinden kalp geçen oklar çizip, seni yaralayıp, kendim kanıyor olacağım. Altından raylar akıtacağım. Üstünden geleceğim bunların da. Sen sussan, duyuyor olacağım. Bir gün sana gösterip, "olmuş mu" diyeceğim. "Süper" diyeceksin. Ben ağzımı bozacağım. Ağzını bozacağım. Mektubumun..

Ona kadar sayacağım, düşmezse görebileceğim, düşerse bir daha göremeyeceğim. (bir) gözlerimi açacağım (iki) dün geceki rüyayı hatırlamaya çalışırken, aslında bunun tamamen benim sanrım olduğuna inandırmaya çalışacağım kendimi (üç) işte tam o sırada, gözlerimi yukarı hışırtının geldiği yere çevireceğim (dört) Moda açıklarında gün batımı havada iki zig zag çizerek (beş) tam da benim üzerime değil, daha az dramatik bi yere; yatağın üzerine düşecek.. (altı)

...

Ha bi' de bu arada niye ki doğdum..

dar heji rôke..

incir ağacısın, gam götürensin..

önceleri Mona Roza vardı, ilk o vardı hatta, en çok o vardı..:

"Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları..."




uçurtmayı sormasınlar bana, karakabusları hayra yormasınlar, ömerdayımıngözleriyasmaviydi; yüksek yüksek egolara kız vermesinler bile hatta.. ben de kısık gözlü bir tiran olarak, yaban incirlerinin ağdalı kokularını içime çekerek bir kenarda oturayım: düş bahçesinin arda boylarına mavi oyalı bir mendil tutuşturarak; çivit! dörtbindefalaciverttigözleri..

incirden düşeni cin çarpar, gök dolunayda büyür, it ürür, kervanlar yürür....

"alçakgönüllü görünme, öyle sanırlar" cümlesiyle övünçten yoksun bir şekilde yürümüş ve sonra dağılmış kendi alçak dağlarının kenarında belki de bu "inci inci kim birinci?" kervanının heybetli tüccarı. incitmeye varışlı yolculuklarda, "hayırlı seyahatler" dileyen bir muavine sahip otobüsün kaptanının kızıdır belki kendisi... bilemiyoruz... ancak, çok incinmiş orası kesin, keskin kahkahasında istiridye kesikleri... düş'erken ne beklenir ki?

ben çocukken, yani ben eskiden küçükken, hatta daha o zamanlar olric bile varken, ağaçtan kopardığımız incirin o tam kopan yerinden beyaz bir sıvı akardı, incirle eline koluna bir şey yazıp çizdiğinde jiletle yazılmış gibi orası kabarır, kızarır, yazdığın şey de kolay kolay silinmezdi ordan..

ki; bir çocukluk ki kanadı dizler boyu; ayçiçeği tarlalarına giderken mezarlığın önünden geçilir, mezarlığın önünden geçerken dualar okunur, -hiçgirmedimomezarlığa- dualar okunurken gözyaşları yaşmakla gizlenir, -yaşmak bu kurtlar sofrasında belki zor-, g'izlenirken görmemiş gibi yapılır, me'zar taşları hep hilelidir, hÂlelidir önünden geçilenin gözleri; hatra düşer, ziyan olunur.. elham'ı duymaz, kardeşin duymaz, eloğlu duymaz, çocuktuysan bile, ruhu duyar diye belki ancak..



"delibaltalar!


inci, doktor bulamadı ona ilacı.. Hünkar Efendi'nin kızı, diğer adı çiçek; gailelere boğulmamış gibi sanki. oysa ki. ne inci ne de çiçek gibi yetiştirildi. çiselendi, sağanak olmadı hiç, olduysa da olamadı. cenazesine teşrif ettim; mavi oyalı kefene sarmalıydı, tabutun içinde borağan, mavi oyalar derinliklerinde hala gözlerimin. şimdi eyüp mezarlığında, görünce insanın ölesi gelen mezarlık. inci çiçek en güzel yerinde; heryerinde.vurun delibaltalar! eyivallahametısmayıltefikolu diye biri .."

'bugün ayın ışığı' türküsü söylenirken doğdu inci. bütün balıkçılar denize açıldı onun doğuşuyla, adadaki rum kadınları sevinç çığlıklarıyla koşuştular ortalıkta, etekleri rengarenk. çingeneler desen, hepsinin kulak arkasında bir adet karanfil. fonda "sevmek zamanı".. üflediler göğe doğru tüm düşen yaprakları. inci işte, hünkâr efendi'nin kızı, dedim ya tefikolu, inci serpildi güzelleşti, ama içinde bir şeyleri eksikti. kesikti. o öldüğünde seine nehrinin tüm suları kesildi. eyüp mezarlığı'nda, ölesi gelinen yerde, tepedeki çimenlikte, pierre'in çay bardaklarında, aşağıdaki tavşanlarda, bir mezar taşının ardına gizlenmiş şimdi. ikizi var, pek gaileli yaşayan..


-neden burnun uzamadı inci? ay karanlık. maviye maviye çalar gözlerim. sandukaya kapatılmış bir inci gördüm. birinci gelmişti. cigara üstüne cigara yakar. üstüne biçimsiz/şekilsiz inci (yani barok denilen) örtülmüş, ışıldamakta güçlük çeken ve sönmeye meyilli, gölge’nin ilelebet esiri. çini gibi de incikli boncuklu. çocukkenki tüm oyuncakları ellerine batmış kanar, incelikler yüzünden –ah kimsenin vakti yok’ken durup ince şeyleri anlamaya- incildeki bir tanrıça olmaya özenmiş. boğazda düğümlenen hıçkırık. öyle bir narsistlik için, çok şey bilen ve bunu tevazuya uydurabilen bir ince terbiyeden yoksun, tevazüne desen hiç yanaşmaz. incelik için kendisi çok geç. incizapa müsebbip. ve anlaşılamayacak kertede müstebit. kinci bir cin, ukalâ bir kukla terennümü. belli ki incinmiş, ki bu yüzden mi bilinmez incitmeye varışlı. incesazdan bir saz eseri. çelimsiz bir boncuk. incir ağacından düşen deli. sandukadaki inci. cinaslı uyaklar bütünü. halbuki hiçbir şey, en azından deniz ve mehtap bile kafiye olsun diye değil’dir.

- niye uçmuyor inci? - uçar birgün.


yabaninciri, yalıçapkını, gamgötüren.. herşey sıcağı sıcağına.. ama değerse bir gün sıcağım sıcağına.. ihtimal tabi.. saçlarımıseniniçintararım.. inciler olur belki.. iklim akdeniz olur..

Bir sürü bir sürü yorgun ve yoğun ve yorucu günlerden sonra gövdemin sandalyemle bütünleşmesi şerefine kaldırdığım kahve kupamın mor benekleri gibiyim sevgili küllük, yer yer parçalı umutlu.. Önce İstanbul, sonra Tekirdağ, sonra Bursa sonra Uludağ ve sonunda döndüğümde taşını toprağını öptüğüm odama ve buradaki bana ait olan her şeye kavuşma esrikliğinden sonra, sahiplenme gibi ilkel güdülerin içimize ektiği nifak tohumları, esiriniz olmıycam diye hırslanıyorum, kapitalizme saydırıyorum azıcık, devrim yapmaya karar veriyorum. Devrim dışıyım, tüm yaşamsal zorunluluklara ve bir şeyler yapma hırsını kanırtırcasına benden çıkaran aksilikler tanrıçası'na buradan en el değmemiş beddua, küfür ve bilumum hakaretlerimi yolluyor, sıradaki en arabesk şarkıyı kendisine armağan ediyor, el filan sallıyorum hatta.. Zira kendisi Uludağ'daki 4 günlük aiesec kongresinde dÂhi, maximum performansla çalışmaktan geri durmayıp beni ihya ettiler.. İlk gün herkes dakkasında misler gibi odalarına yerleşirken benim yerimin ayarlanmasında çıkan karışıklıktan, eğitimler sırasında uygulanan prosedürlerdeki kargaşanın en önce beni bulmasına, beş yıldızlı otelde sadece benim odamda sıcak su olmamasına, yemek kuyruğunda örneğin bana sıra gelince mantının bitmesine, dağıtılan kalemlerden sadece benimkinin yazmamasına kadar, ve en önemlisi ertesi sabahki ales sınavına giriş kartımın gelmemesi konusunda bana yaşattığı panik hususunda bana (havada) parende attırıp, gözlerimi kıstırıp, kaşlarımı çattırıp hop oturup hop kaldırıp yine beni çığrımdan çıkartmayı başardılar. (şanslısın mı dedi biri?)

oh dear, biz sizi arkanızdan bıçaklamayı çok iyi biliriz de, kendimize kıydığımız kadar kıyamıyoruz size. (bkz: aşk dolu sözler, sevgi dolu sözler, özlem dolu
sözler) ama çok sürmeyecek, mükemmel bir cinayet planlıyoruz, there will be blood! drrraaaainaage, drraaaiinaaage eli! i drink your milkshake! i drink it up! where is your lord eli?!! bizi siz çıldırttınız, bizi siz çıldırttınız, bizi siz çıldırttınız!!!

Herşey bilgisayar dünyasının o matrix koridorlarında (what's up?) böylesine işlemekteyken bana gelince pas tutuveriyor ve "dar alanda kısa paslaşmalar" hissiyatlarına gark oluyorum, daralıyorum, paslanıyorum. Neredeyse her şeyi üç boyutlu yaşadığımız bu teknoloji yüzünden oluyor zaten ne oluyorsa. Teknoloji olmasaydı mesafe diye bir şeyin varlığını bu kadar hissediyor olmazdık, kim uydurmuş dünya küçüldü yalanını, küçüldü de bize mi küçüldü, al işte çapı aynı, hala büsbüyük, içinde kayboluyorum, tam bir nokta kadarım, doğru çizicem diye helak oldum, köprülerden geçtim, sular aştım dağlar geçtim sürekli bad command or file name, kodlar hatalı, düzenekler hatalı, normal şartlar altında hiçbir şey doğru düzgün işlemiyor, beni siz sayısallaştırdınız, beni siz mekanikleştirdiniz! [gucurt]

2046 no’lu odada kendi kendine konuşarak çıldıran kadın. o benim. yani keşke ben olsaydım, aynı o kadının babası gibi babam beni sana vermeyeydi de ondan çıldırsaydım hahaha, ama yok ben başka türlü çıldırdım. alo? evet buyrun ben 2046 no’lu odada kendi kendine konuşarak çıldıran kadın. efendim? yok beyfendi ben sizi ne arıycam, beni siz çaldırttınız! ahahahoho..off.

şimdi bu derece bahtsız bedevi olmam konusunda çeşitli ihtimaller sözkonusu, muhtemelen sınanıyorum ve ne kadar dayanabileceğim konusunda laboratuar ortamında fiber optik kameralarla izleniyor bile olabilirim, gözüne ışık tutulan tavşan ya da her defasında onlarca yol deneyip peyniri bulamayan fare gibiyim, ve birilerinin bana bir yerlerden kıskıs güldüğünü duyar gibiyim. uyar gibiyim. farkında gibiyim. el yordamıyla, sezgiyle..

ya: her şeyi en ince ayrıntısıyla, en derin, en görünmezine kadar biliyorum. [keskin sezgiler company]

ya da: saçma sapan, hiç kafa yorulmayacak şeylerle kendimi yorarak, böyle sanki siyah ekran üstünde akıp giden yüzlerce yeşil kod görür gibi, ordan burdan bulduğum manasız parçaları birleştirerek, feci yanılgılara düşüyorum. [game theory]

sonuç: hangi durum geçerli olursa olsun, hiçbir şey yapmıyorum. [çokomel kağıdının tersinden kesilen yıldızlı beş pekiyi]

sonuç: son uç. atlamak için son şans, bir-ki-üç diyince atlıyoruz haydi hop! [atlamayanları arkadan ittirme garantisi]

bağır: bağırıyorum! anne ben john nash oldum! [julius robert oppenheimer gibi kahırlara boğan bir mutsuzluğun mucidi olmak korkusu, lütfen tüm bunlar oyun olmasın, olmasın, olmasın]

bağır: bağrım n’inci dereceden yanık, bilinmeyenim çoktur, hangisine yanayım..

gibi bişeyler..

yurtdışı ihtimalim kesinleşmekle birlikte, gideceğim yer ve kalacağım süre konusundaki belirsiz sis bulutu ve dahi bilumum "purplehaze" ihtimaller denizinde boğulmaktayken, "auov süfermiş, nereye gidiyosun" insanlarına alnında "eaıhm bilmem daha belli değil" yazılı smiley
gönderiyorum, pembe kurdelalı.. evet onca vazgeçme eğiliminden, kayıp kayıp düşememeklerden, boşlukta asılı kalmaklardan, altı çizili ve de bold neolucakhalimler den, neyapsanolmuyorlar dan, kırım kırım kırılmaklardan, ölüm ölüm gülümsemeklerden sonra, inanacak tutunacak yaşamayı tekrar deneyecek yeni bir umudun pençesindeyim, bakalım.. biri şöyle buyurdu bu hususta: 'kendinden daha kötü durumda olanları, kendinden daha yalnız olanları, kendine kattığın acınası durumunundan daha acınası durumda olacağına emin olduğun insanların bulunduğu yere, bu yüzden gidiyor olmayasın..?'
'kabul görülebilirliğin yok oluşlukla arttığı bir yer hep olduğunu çok zaman sonra farkedip, söylediklerine bu nedeni de eklemiştim gerçi, ...'

hmm dedim, sustum..



Adalet mülkün temeli değil, olsa olsa bir kız ismidir, bu yazıyı yazmaya başladığım ağır sıklet gece itibariyle uzun zamandır hiç bir şutun gol olmamasını başka bir cümleyle açıklayamadığım için, asliye makamından bunu bir özür olarak görmesini rica ediyorum.. Bilirsin ki bazı pozisyonların tekrarı olmaz "hakeme gözlük" ya da "bebelere galon"; çin'de deprem, 12 bin ölü, çoğu ilkokul öğrencisi, hakeme gözl.. Daha önceki tüm anahtar deliğinden gördüklerimi, daha önceki tüm kapı açışlarımı, daha önceki tüm otobüs duraklarımı red ve inkar ediyorum, diyeyim sen anla. Ama "şimdi yap" desen, imkanı yok yapamam.. adalet mülkün temennisi..



Bilirsin mesela sol elinin işaret parmağıyla baş parmağı birleştirilerek halka yapılır, o halkanın ortasına gül yaprağı konur, sağ elin avuç içi diye tabir edilen düzlüğü bu gül yaprağına hızlıca indirilirse "gül patlar" ya.. Ben bunu 9347836. denememde fizik dersinin en gergin safhasında başardım sene 1876.. Nilgün hoca bir gün bir yerde karşılaşırsak bil ki kırgınım sana, kanaat notunu o kadar kırmaya değer miydi hem fena bozmuştun takmıştın bana sen.. Nihayetinde "gülün bittiği yer"deyiz bak. O kahrolası gül yaprağı hadisesi bir nevi "saman alevi" imiş. Hem ne yağmurlar, ne güller, "ne bahçelerden çiçekleri çaldığım"lar bekledi beni o lise bahçesinde; hala şiveliyseniz hatta, "saman elevi" be hocam..


ama işte yine de bak bahar..

"..ve teraslarda Leonard Cohen dinlemek en çok mayısa yakışırdı.."


ama bu şehirde bırak terası, kendimizi atacak bir köprü bile yok işte, umayca "yok yok", şafakça "araf", ya da "yok karşılığı
yüzünün.."
vardır belki ya;
"yok hükmündedir.."








"oranj değilim ben, yasın belirtisiyim,


morum, safranım belki ama oranj değilim.

mutluluk çıkmaz benden.

benim turunçgillerim yapraklarını ağlar.

yine de senin için tuhaf şövalyem,

incelikli zulmün için, kalbimin

morluklarını unutup oranj olmayı

deneyebilirim.."
lale müldür


"Sana ve tüm sandıklarıma.."

çok eski zamanlardı... daha kâmil değildim. daha bulamamıştım, bedeli
olacağım sözcük dizimlerini, "halk anlamaz" diyerek kendimi saklıyordum daha.
gece gündüz içiyor, kendimden geçiyordum.

köprüaltı'ndaydım.. köprüaltı'ndaydı.. köprüaltı'ndaydık.. köprü daha
altımızdaydı. az ötemde duruyordum.. az ötede duruyordu. gözlerimdeki hüzün,
"taşra baskısı.." gözlerindeki hüzün, "kızyurdu yalnızlığı.."

- eskiden, tekel birası vardı, dedim.

- efendim.. yoğurt mu dediniz, dedi.

- eskiden, tekel birası vardı dedim. daha dikik ve daha dolu. tamam
birası birazcık kamu arpalar içerirdi lâkin köprü'ye de yakışırdı.

- ha, şimdi amarcord'um.. evet hatırlıyorum.. bi de golden sakız
vardı. içinden artiz resimleri çıkan. en bir çok da ekrem bora.

ben dedim: "yanıma gelsene.. benimle kalsana.. yalnız benim olsana..
(susadıkça ankara gazozu)

o dedi: "gayet mümkün.." (geldi, kaldı, oldu)

ben dedim: "saçlarınız böyle tuhaf, örgülü.. Vadideki Hayat vardı..
hani dizi.. oradaki kızılderili jim'e benziyor."

o dedi: "ben Rudi Cordeş'i de severdim.. falkonotti ne adiydi değil
mi.. Ramona güzel kızdı.."

ben dedim: "bizim televizyonumuz yoktu.. şimdi acayip bulvar olan bir
aile bahçesinde, çekirdek yiyerek, kaçak Dr. Kimbıl'ı seyrederdik mahallecek."

o dedi: "biz de televizyonu Küçük Ev'in büyük kızı Meri Ingıls'ın kör
olduğu bölümde almıştık."

ben dedim: "beyoğlu civarında şimdi "fast food" ve "atari salonu" olan
her yer, o zaman birahane salonuydu.. değişim en önce beyoğlu ve beyazıt'a
yansıyor bu istanbul'da."

o dedi: "bir çocuk sevmiştim lise'de.. tıpkım eski Tarık Akan.. hani
yerli filmlerdi.. hani uzun saçları ve renkli gözleri vardı onun.."

ben dedim: "bilmiyorum.. her filminde mutlaka, Elmadağ'dan Taksim'e
(en azından bir kere) ağır çekimde koşardı.. akabinde o günün en sevilen pop
şarkısı.. kan ve gül.. gül ve diken mesela."

o dedi: "clip'si şarkılardı.. hayatlarımız clip.. ispanyol paça
pantolonlar, fil kulağı yakalı gömlekler, apartman topuklu ayakkabılar, mini
etekler, favoriler ve bıyıklar.. köylü, kentli demeden tüm hanımlar mini etek
giyerdi nerdeyse. on yıl sonra türban vakası patlaması ne garip."

ben dedim: "bu ülke nerelerine yaşıyorsa bunca hayatı.. ezbere
yaşıyor.. çabucak unutuyor.. sıfırın altında belleği.. anılar emeklemiyor."

o dedi: "1 Mayıs ve Taksim'deki onca insanın yeri.. şimdi her galipli
kupa maçı sonrası, ellerinde bir bayrak, dillerinde slogan, kadınlı erkekli
çıkıp tur atıyorlar.. bayraklar ve sloganlar mı değişti yalnız.. nereden
geliyor bu happening çılgınlık. Taksim niye kusmuyor.."

ben dedim: "devrimciliğimiz de biraz Yılmaz Güney markajı içermiyor
muydu.. erkeglerin hepsi birer Yılmaz Güney kopyası değil miydi.. kısa saç,
küt bıyıklar.. hepsi onun yadigarı.. kafa olarak da belki onun nûveleri ve
gûveleriydik.. bütünsüz olamayan çok tümsek tam tamlardık.. kendimiz değildik
ki belki de bundan yandık.. bütünü oluşturan birer tek tük değildik.. çoktuk
ama yoktuk.. belki bundan yenildik."

o dedi: "menekşe yeşili'ydi prenses süreya'nın gözleri.. rıza şah
pehlevi'den çocuğu olmuyor diye nasıl da üzülürdük."

ben dedim: "ne hızlı yaşlanmışız.. yaşlandırılmışız değil mi.. Haldun
Taner yaşımıza gelmeden, Haldun Taner gibi konuşur olduk.."

o dedi: "çünkü bizim her şeyimiz aşırı toplumsal.. buna kalp mi
dayanır, manda gönünden."

ben dedim: "ne güzel şakıyorsun a bülbül.. uzat alt öperceni, az biraz
öpeyim ufarak."

(öpüştük... öpüştük... öpüştük.. öpüştük..)

- susmak vaktidir dedi. bir arkadaşımın evi var.. kendisi kürt ve
şimdi mülteci isveç'te.

- orada oralım mı oralarımız buralarımızı yâni..

atladık bir taksiye.. bile bile yanlış sokaklara girerekten, bile bile
yanlış caddelere çıkaraktan, bile bile taksicinin teybine bir erkin koray
kaseti koyaraktan, bile bile şimdi apartman olmuş arsalardaki çocukluklarımızı
uzaktan severekten, dediği eve geldik.

o dedi: "ellerin niye bu kadar büyük.."
ben dedim: "seni daha büyük kucaklamak için.."
o dedi: "gözlerin niye böyle büyüdü.."
ben dedim: "seni daha net görebilmek için.."
o dedi: "çükün de hemen kalkmış büyükanne"
ben dedim: "gak, guk.. hatta kem, küm.."

sabaha kadar seviştik.. sabaha kadar ter içtik.. öğlen uyandığımda
yastığın öbür ucu sibirya.. sibirya'ya ilişik bir ufacık not'çuk:

"belki yine, rastlaşırız kimbilir.. belki yine, konuşuruz
çocukluğumuzdan.. belki yine, çıkarken anahtarı su saatinin üzerine bırak..
belki yine, seni çok sevdim.. belki yine, kendine iyi bak, sevgili kimsesiz
çocuk jack"
(seni seven pasaklı sally)

kalktım.. giyindim.. anahtarı su saatinin üzerine bıraktım.. vurdum
aşkşamdan kalma kendimi, bir başka istanbul aşkşamına.. gol oldum.

ismimi sormadı.. ismini sormadım.
Metin Üstündağ

Sonn kii üç dört..



Deşarj mode on



Eyes
Wide Shut!








OGÜN bugündür..
















Diller GünahkÂr.. :)


















Purple haze all in my eyes, uhh
Don't know if it's day or night

You got me blowin', blowin' my mind
Is it tomorrow, or just the end of time?





Ters Yüz olurum sonra,
kimselere sormam yol yordam..
...And
Life

Goes
On..

ne kadar ile başlayan tüm soruların bitişiğinde, yakana teyelli kum saatlerini çevirir dururken zaman, sen orda" zerdalisiz bir dal gibi"..

işte orada, iki kol açımı uzaklıkta, ellerini açıp arkada birleştiren çocuksundur da, her sözcüğün sınır ihlalidir bile, her kızılca kinayen orda öylece durma ihtilaline, orda öylece vurulma ihtimaline uçurtmadır hani.. bulut, yağmur, pas, çivi.. ordan öylece geçmek..
karpuz kabuğundan değil, koltuk değneğinden hiç değil, iyisi mi harita metod defteri sayfasından uçak yapsana sen bana, kollarımı arkada birleştirip anlatayım..


bu kadaarr diye gözlerimi yumup hem, bu kadar 'sarı'yken, böylesine 'zamansız'ken bütün rakamlar, senken tom'balad'an çıkan..

"ah camları kırık kalbim, benim en eski pencerem..."




Çoook uzaklara gitmenin yolunu buldum sanırım.. az kaldı. loading..


"Yağmurlar içindeydi Prag

Bir gölün dibinde gümüş kakmalı bir sandıktı

Kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyordu

Camdan kuşlar arasında..."


Nazım Hikmet

öğretmenim, önce yazıp sonra üstlerini mi örteceğiz yoksa en başından beri temkinli bir şekilde örterek mi yazacağız. kural bir: mütevazılık mı yoksa kendini çok görmek mi olduğunu çaktırmamamız gereken sebeplerden ötürü “biz” diye konuşacağız. “biz”in içinde saklanmamız daha kolay. “kimsin” diye sorulduğunda içimizden birini rastgele -sırtından ittirerek- bir adım öne çıkartıp, feda edeceğiz, bunların hepsi bizim kafalarımız, ölüyorlar diye üzülmemize gerek yok, rejenere olacağız. olur da bir gün sorarsan -öhhm..- hani oldu diyelim -öhhö..- ya kahve falına baktı ya biri -öhhööğm..- iki dilek tutmuşsun ama ikisi de birbiriyle bağlantılı, geç de olsa olacak dedi ya ama -öhhööhhööüğ!..- güzellikler ikiye ayrılırlar, güzelliklerinin farkında olan güzellikler ve güzelliklerinin farkında olmayan güzellikler, görünmeyen bir üçüncü grupsa güzelliklerinin farkında olup farkında değilmiş gibi yapan güzelliklerdir, bu üçüncü grubun hiçbir zaman farkına varamıyoruz çünkü esas olan güzelliklerin iç niyetini kavramaya çalışmak değil, olabildiğince çok bakıp sevap hanemizdeki sayısal değeri yükseltmektir. dördüncü grup: güzel olduğu için ne tepki verse falso olacağından bu güzellik mevzuunun tartışılmasından sıkılmıştır, orada değilmiş gibi yapar. ben bir keresinde sırf senin elin, kolun, bacağın var diye, ete kemiğe büründüğün için şükrederek, kahrolarak, utanmak diye bir şeyin varlığı, ayıplar neden bu kadar ayıp, ben bir keresinde sırf üstü kapalılığı becerememeyi bahane ederek kendimi açık saçıklarken, ben bir keresinde sırf kahve falımda dilek kipi (-sa) çıktığı için, -yanımda kimsenin olmadığı zamanlarda- ben bir keresinde sırf seni rüyamda görmelerimden çok yorulduğumuz için -bu istemsizlik problemini çözünüz-, aynı o test sonu özlü sözleri gibi; en kötü karar kararsızlıktan bin kat daha iyi geldiği için, ve aslında biz çok keresinde en kısa görülen yoldan asla gitmemem gerektiğini hiç öğrenemeyeceğim için: böyle kısa devre yapıyoruz.

* * *

utanmak, üzülmek ve umutlanmak bir kılıçlarını, bir kadehlerini tokuşturuyorlar kafamın içinde...

iş bu yazının konsepti; dağ'dır, hem de hiç öyle d'ağlar falan gibi kelime oyunlarına gereksinim duymadan, dokunsan ağlamaklıdır hem, öyle küs, öyle çıkmazlı, ayyuka..



[iki dağın arasında kalmışam...]

nemruttur, hoyrattır, namludur, kara trendir, uludur dağların çevrelediği şehirler, ben bilmezdim; ben düzlük yerlerden geldim bu hüzne en^gebe yerlere.. ben önceleri, içimi çepeçevre saran sızıyı penceremin camından görünen, bulut eskisi güneşe, her daim paslı puslu gökgrisine bedellerdim, renkler yaşamımın yüksek ökçeleriydi önceleri, daha sonra kokular, sesler, ve arayüzlerin üzerine basıp, kıracağı.. çam ağaçları, fakülte, bulut, güneş ve de çepeçevre dağdan mürekkepti pencere kenarı ıssızlığımın fon müziği, 4 yıl boyunca.. ishak kuşu öterdi geceleri...




[yorgundum dağlardan beterdim...]

"..bit pazarında yolumu kaybettim, hayır sarhoş falan değildim..",

hâlâ ne kötü kelimedir bazen, bir tehdit, hâlâ, şu an geçerli. ama yarın geçerli olmayabilir. üstelik bunun hayrete şâyan bir yanı da yok gibidir. değil mi ki hâlâ, neticede sevimli bir sınır ihlâlidir. yükseltisi fazla olmayan yerlerde güneş hüküm sürmekteyken hâlâ, dağları denize dik, kışları soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kurak iklimlere güz, erken gelir. yaz, bir bıçak gibi orta yerinden kesilir. pusuların sessizliği. dağbaşı ıssızlıklarının takvim tutmaz çentiği, patikalarca yelkovan, sa(hi)niye'lerce akrep.. oysa bak bahar.. oysa güneş.. hâl..â.. gel bak bi' elimde gökyüzü var..?


[ben, nasıl yanmayım dağlar..]

sonra dağlardan, sonra tepelerden ellerinde küçük kartopu yangınlarıyla gelip geçenler, göklerden yıldız kanamasıyla dilek deşik içime oturanlar, sokaklardan kuşları toplayıp göçürenler, [nice kuşlar uçurdum, dönmediler geriye..] keşke yalnız bunun için'ler, yalnızlığın bir ovanın düz oluşu gibi değil de, bir dağın dimdik yükselişi gibi, bir damlanın böyle göztaşı oluşu gibi, bir türkünün böyle veysel oluşu gibi, ne bileyim gibi..olduğunu öğrendim, nicelerinden.. (nietzschelerinden değil, hayır) birileri bu şiirlere ısrarla giriyordu, birileri şarkıların öznesi, pencere kenarlarının italik silüeti, sigara dumanı, birileri rüya oluyordu ısrarla. sonra kentlere vurdum yükümü, mecbur yüzüm dağ, yüzüm elveda.. odalardan çıkıyordum, uykulardan, şubatlardan, kara kavak ağaçlarından, kitaplardan, anılardan, kahırlardan, baharlardan tüketiyordum ama, yalnızlığımı emanet ettiklerim, kendi yalnızlıklarına göçebe bir ağaç kuytusu, mutlaka buluyorlardı ve yalnızlığım bile yetim kalıyordu hep.. uygun adım yürüyordum en kül'üstü romanlara, koşmama gerek yoktu, sonra hazırolda beklettiğim tavşan, küskünlüğünden bihaber dağlarda bıraktığı kaplumbağayı geçemiyordu işte, ben 62'den sonrasını saymayı bilmiyordum. .


[dağlar mı yollar mı denizler mi engel..]


sonra.. ansızın sesimi koyacak yer bulamadım. her şarkının ağrı'sı kalabalık, her öykünün kaçkar'ı uzak, her şiirin erciyes'i, kafiyesi, gesi bağları ipotekliydi. dolanıyordum, sürüldüğüm yerde kalan neydi, bir varmış bir yokmuş gibi yaşamaklardan, hep üşümeyle dönülen yolculuklardan, her şeyin miadı dolarken benim günde yalnızca 2 kez doğruyu gösteren saatim neye kuruluydu, sahi niye durmuştu o tavşan, niye ki bunca söz..?


[oysa iki tufandık seninle
lavlarından ayrı düşmüş iki kanardağ..]


sabahlarıma açılan güneş yanığı bir uykunun değerinden eksiğine bozdurulmuş düşlerine küslüğüm, yolları hep aynı çıkmaza açılan bir sınır ülkenin dikenli tellerine takılıyordu hep.
vazgeçmek oluyordu bu kez 'mendilimde kan sesleri'nin oyası, [başkasının mendilinde gözyaşını arama..] 'sil baştan' oluyordu gırtlağımda büyüyen harfin el yazısı, vazgeçmekten gidilen bir yol oluyordum ve ben bu dağı nerde görsem tanıyordum, gerisingeri yüründüğünde sırtüstü düşülen ve bir duvara çarpılan...



hikayemi anlatıp çekilecektim oysa, 'birikiüçtıp' diyecektim. aynanın kenarından yokolacaktım. ne kalırdı geriye? sesim mi? dedim ya, yokolacaktım bıraksalardı. bıraksaydın... sonsuzluğa mahkum ettin beni. hepliğe ve tensizliğe... anahtarlar ters döndüğünde, gök oyunları yeryüzüyle körebe telaşındayken beni paslı bir şimşeğin sırrına sakladın. Çok eskiden yazılmıştı bu; sen yazmıştın. Sözlerime gerdiğin bir çarmıhla yazmıştın yokluk... var olmanın İncil'ine üstelik... düşlerin yolunu yitirmişim, düşmenin haritasında ölçekliymiş çıkışlar... bir kibrit yakımı zamanın alazında dumanla mühürlü bir yazgıymış mürekkebin payına düşen... yok karşılığı acının hiçbir dilde...



yürünmez ya öyle hep, bazen susulur..


sözsüzce başımı koyuyorum dağın yamacına (dağ ki dağdır, belki'lerin umuduyla bunca yükseltmiştir kendini; ki hiçbir belki ona elini uzatmamışken yenikliğinden...)


Sen yine de,

"başına bir hâl gelirse canım,
dağlara gel, dağlara.."



I

Büyük bir oda. Bahçeye açılan bir pencere
Ortada bir masa
Yanda bir kapı
Daha birkaç şey: Örneğin bir yunus balığı camdan, bir heykel
Sabah. Duvarda gün tanrıları
Rezneler, sedef otları, küpe çiçekleri görünür pencereden
Görünür ama görünmez
Yani hiçbir şey yerinde değil pek. Bugün ne?
Salı! O bile yerinde değil
Bir bardak, bir sürahi yerinden edilmiştir, nereye koysak
Nereye?
Bilmem!
Bir çıkrık bir zaman dışını kolaçan eder şöyle
İyi. Biz buna bir durumun sınırsız gelişimi diyoruz
Diyoruz; sanki o her şey kadar bir her şeyi getirir, yığar
Çıkrık
Bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı
Duyulur bu ara
Duyulmaz ama duyulur
Başlar çünkü onlar da; yani pul, su gürültüsü, dua
Başlar bir insan gibi; süreyi, düzeni, ölümü taşımaya
Sabah. Duvarda gün tanrıları
Birinin süresiz terlik giyeceği tutmuştur yukarı katta
Aşağıda
İskemle gıcırtısı, ayak
Tütün kokusu, koku
Yaz kelebeği tadında bir soluma
Yer değiştirme, kımıltı
Tekrar soluma
Kadın
Sessizlik

II.

Gün ışır iyiden iyiye, odanın orta yerinde bir kayalık
Sarı bir kertenkele… onunla her şey bir iki sıçrar, durur
Başkaldırır, düşer
Bir çorak bağırışı, bir taşın ikiye bölünmesi işitilir. Sonra?
Bir su arayışı, bir bozgun… Biz buna her şey diyoruz, her şey
Her şey her şey
Çünkü o, kadın
Uzanır, sağar bir yokluğun içinden
Gene bir yokluğu sağar, üşenmez
Bir gül çukuru tersine döner, bir alev kıyısı doğurganlaşır
Çıkar boş kuyulardan katılaşmış akşamüstleri
Böler o bakışları bir sarkaç gibi binlere
Ama bir zaman gibi değil, bir sarkaç gibi böler
Yani olanlar olmuştur bir kere
Bir kartal donakalmıştır sıcaktan. Bir U sesi duyulur
Yaratılmaya uygun bir ses, U
Uzağa bakar kartal.
O kadar bakar ki, bakmaz
Taş kesilmiştir taş, boynu ileri düşmüştür
Tanrım bize bir salıncak!
Çok çabuk geçmek için şu olup bitenleri
Bir daha, bir daha, bir daha
Unutmak, unutmak, unutmak
Tanrım!
Taş kesilmemek için taş
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yorumlar varlığı olmayan bir söz
Kadınsa kımıldamak ister, olmaz
Solumak birdenbire
Gene olmaz
Olacak bir şey boşuna aranır, boşuna boşuna boşuna
Bir kaya daha çatlar
Başlar ufacık taşlar yuvarlanmaya
Eser bir silinti, bir sisin dağılışındaki öz
Çıkar o yunus balığı, o heykel
Yaz kelebeği, kapı
Sonra?

III.


Sonra ne? Sabah! İyi bir gün başlar ne de olsa
Tepeden tırnağa beyazlar giyinmiştir kadın
Ne var ki bir kadın gibi değil, bir aşk bir umut gibi değil
Bir aralık gibi durur dünyada
İşte bir soru!
Okurken elinde tuttuğu; okumaz, gene elinde tuttuğu
“ Önce hep gece vardı” diyen bir kitapla
Biz buna bir sorunun sınırsız gerilimi diyoruz
Diyoruz; çünkü o, kadın
Ne yapsa, neye uygulansa
Bir aralıktır şimdi dünyada
Bir aralık, bir aralık!
Yıllanmış ağaç kabuklarında bir yara
Bir geçit, bir su akıntısı, bir bıçak izi
Ve batık gemilerden şimdiye arta kalan
Bir batışın korkunç, ama hiç bitmeyecek izlenimi
Tanrım ona bir salıncak!
Bir gidip bir geliversin diye boşlukta
Umutla, erinçle, tutkuyla
Kendine kendine kendine katlanarak
Hani görmeden daha, bilmeden darıldığı kendine
Tanrım
Tam burada
Gözlüklü, kış akşamları yüzlü bir bahçıvan
Sorar o sokak kedisinin dilindeki hızla
Sorar o çiçekleri – bir çiçek olmayan yalnız- sorar sorar sorar
Nereye kadar bilinmez
Hani bir sormasa… korkunç!
Hani bir çalgıcı vardı, başını çalgısına koymasa uyuyamaz
Sonra?
Sonra ne? İşte bir çamur gibi sıvanmış odaya
Karanlık bir kilisenin
İhtiyar zangoçunun ağzıyla
Günaydın!
İyi bir gün başlar ne de olsa


IV.

İyi bir gün başlar. Dünyadayız artık. Dünya!
Şu tatlı pencereniz. Sizin. Bunu anlamayacak ne var? Pencere
Tanıklık ediyor işte. Gün mavisi bir şey. Tanıklık ediyor
Pek açık değil. Değil de… Size. Tanıklık ediyor bir de
Bunu evrenin sonsuzluğu diye yanıtlar varlığı olmayan bir söz
Yok canım! kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı sözler
Yaşıyor o kadar


İşte
Yaşamış bir kadın yaşıyor orada
Yitmek, hani durmadan yitmek, ulaşmak bir aşkınlığa
Var ya
Orada
Tek imge kayalardır, işte orada
Yaşar hiç konuşmadıklarınız, işte orada
Dışa vurmadıklarınız, şimdi orada
Her şey hep kayalardır; otlar da, böcekler de, sular da
Günler de, zamanlarda
- Görünen bir zamandır çünkü orada-
Bir el yana düşmemiş, kaldı ki birden havada
Değilse bir hareket bu, yalnız orada
Orada
Bir ayak boyu yerde, bir kadın
Bırakılmış gibi yıllarca
Tanrım ona bir salıncak!
Taş kesilmesin diye taş
Donakalmasın diye boşlukta.
Hani o balıkçılla yarışan çaylağa
Kırpışan gözleriyle bakan gemici
Gibi
Baksın o da görmeden
Ne çıkar ustaymış, erginmiş uzağı görmekte gözleri.

Tanrım size bir salıncak
!
Edip Cansever


"Türbülansı olmayan bir odada sigaramın külünün savruluşundan sana ne?..


Hangi aşk kalıntısı akciğerimize yara olmuş ki birbirimize dudak tiryakisi olduğumuz zamanlarda, şimdi bir derin nefes sigaranın çekilişi can yakıyor?
Bırak gözlerimden görmeyi kendini, soğuk bir uçurum içimde, başında titreyen benim!
Zamanı yoktu ayrılığın, sulu sepkendi… bir zamansa sulusepken -biliyorum değil.
Ben kirli evlerde ağlatan uykularda sayıklıyorken, sen uykunun huzuruna var yenilenmişlikte. Hangi gece birbirimize yakınlaştıracak artık bizi? Şehirlerin şahitliği kabul edilmiyor ayrılıklardan sonra… Dualarımın kalesi düştü, olmak anlamında. Süngümü yedi kat göğe çeviriyorum şimdi ve ben yedi denizin lanetli gemisinde aşkın sadakatiyle çözülecek, yani ki hiç geçmeyecek bir lanetteyim. Kırıp geç bütün testileri, su yoluyduk nasılsa… nasılsa kırılacaktı… haktan olmayan yola elbet haktı bu kırgınlıklar. Bu vurgun yemiş bağlılığımı kıskanmayacak değildi ya yüce? Hangi aşka sahip çıktı, hangi şeytana karşı savundu ki inancımızın yolunu? Alınma! İnancımız dediğime, sen dâhil değilsin…

Korku değil, çekinmek hiç değil yanına yaklaşmayışımın sebebi. Öyle ya, bir cümleyle intihara sürüklenen âşıklar kadar aptalım, aptalım yaşım kadar. Bilmediklerinden korkmayan bir çocuk gibi aptalım ama görmüş geçirmiş bir ihtiyarın gençliğine özendiği kadar da aptal. Sözün gözlerime mil çeker ateş gibi, dilime kilit olur, ayaklarıma pranga. Tutar da çekersin, bukağı çözülmez, sürükler de götürürsün… Aptalım, aptalım yaşım kadar.

Parmak izlerimizin bile seviştiğimi zamanlar geçmiş. Gelecek bugünümüzde teğet geçmemeye özen gösteren iki doğru, oysa bir çember küçük şehir, küçük yakın çevreler… Dahası bir noktayız şimdi, sonsuz sayıda doğru uzanıyor dışarıda, noktadansa bir tek doğru bile geçmiyor
Kalkıp ayağa sarılmak istiyorum sana, herkesin önünde ve sana rağmen -kesinlikle, yaşımdan fazla aptalım ya da ancak yaşım kadar aptalım, gençliğime veriyorum. Yapmıyor, susuyor, gözlerimi kapatıyorum. İçimde düşler kendi halinde salınıyor, bir trenin gittiği, her şeyi beraberinde götürdüğü ayrılıklarda olduğu gibi! Gözlerine bile bakmazken içimde fırtına, içimde ne önemi var!.. Yaratan bais, diriltme beni… ne olur yeniden yaşatma. Yarı açık gözlerimde hayal meyal etrafım, içimde gerçekler patlamak üzere. Saniyeler geçmek bilmiyor… Nefes alıp veriyorum, her zamankinden farkı yok… hiçbir farkı yok, herhangi bir zaman, herhangi birileri… sakin olmalı… telkin halinden sayıklama haline, oradan da hipnoz haline… sessizlik!
Ayın külleri dökülüyor saçlarından, bir yangını ancak başka bir yangının külü söndürebilir, biliyorum. Ateşin suyu söndürdüğünü ne zaman gördün? Dünya üzerine yağan onca yağmur, dindirmedi ateş içindeki hiçbir ruhun acısını. Şimdi ayın küllerini döküyorsun saçlarından üzerime… Rüzgâr yok, sönmeye meylim.
Pastel rengi tırnakların gözlerime değiyor, retinayı paramparça eden ve ışığa duyarlık bırakmayan, renk seçmeme izin vermeyen bir temas bu. Açmayacaktım gözlerimi, başımı çevirmeyecektim senden yana. Sönmeye meyletmiştim, farkında değildi kimse ve şimdi alevlenişime tanık olmayacakken kimse, kendime yanarım ancak! Yine de çevirmeyecektim başımı senden yana. Gözlerim zindanlarda karanlığa alışmıştı, gözlerim esirliğim olmuştu nasılsa. Görmüyorum…
Bu bilinmeyen zamanda gerçekleşen sessiz görüntüsüzlükte neler yaşandığını hatırlamakta güçlük çekiyorum. Sokağın tertemiz havasını içime çekiyordum kendime geldiğimde, parkın hemen yanındaki kaldırımdan yola devam ediyorum.
Sürrealizmin bulaştığı tenimden çekip atıyorum tüm sahtelikleri. Ayaklarım yere basıyor, adım atıyorum, görüyorum ve,
“Geçti… sakinim.” konuşabiliyorum. Ayyaşın biri geçiyor yanımdan, sana bile benzemiyor inan. Öyle bir yokluktayım ki artık, kinimi bile özlüyorum!

Geçip gidiyor zaman, yol devam ediyor… tekrarlar ve ritüeller.

Onu diyorum… türbülansı olmayan bir odada sigaramın külünün savruluşundan sana ne?.."

Uğultu.. Zaman kayması.. Bir ne yapsan olmuyor'luk, bir adamsendecilik, bir vurdumduymazlık, bir saza niye gelmedin'lik, bir sarı sıcak'lık, bir bab-ı esrar'lık..


iyiniyet suistimali.. iyiniyet suistimali.. iyi de niye..

baştan kaybedenlerin öyküsünde hep bu vardır değil mi.. kimse seni anlamıyordur, oysa sen çok iyisindir, bütün dünyayı kucaklamak istemişsindir, kolların yetmemiştir; bir dünya istemişsindir kardeşçe, olamamıştır.. tüm bu olamamışlıklarının acısını başkalarından ve hayattan çıkarmaya çalışanların -ben de dahil- kırpıp kırpıp biçtikleri o haksızlığa uğramışlık duygusunu, işte en yakınındakinden, en sevdiğinden, en kendinden bildiğinden bilmeleri, her ofsayta düştüğünde şüphe oklarını en "o"na fırlatmaları, kendiyle ilgili halledememişliklerini, o özgüvenle yamalanmış boşluklarının söküklerini diğerinin ipliğiyle dikmeye çalışmaları..


suçlamak; karşısındakini suçlamak kendini bir tür koruma altında tuttuğundan, bir şekilde üstünlük sağladığından, ellerini göğsünde kavuşturup çapraz sorguya oturttukları "suçlu"yu o tek bir sandalyenin olduğu loş ışık altında, güçlerini katmerlendiren bir sargısız infaz yetkisine hasıl olmaları..


işte tam da o gücün verdiği yetkiye dayanarak, su üstünde seken peygamberböcekleri misali, "iyiniyet suistimali", "haksızlık ihlali" , "bana yalan söylediler".. yazılı nilüferlerin üstünden hoplaya zıplaya, koca bir gölü hiç ıslanmadan geçiveriyorlar-uz..


hayat çok boktan..


tek adil şey ölüm; bu yüzden masum, bu yüzden kabullenilir, bu yüzden ellerini iki yana açıp, başını hafifçe sağa eğmeye muktedir.. ölümden en çok canı yanmışlar, ölümden yana saf tutup, terazisinin dirim kefesi hep aşağıya kaymışlar, ölümü o en inançlı görünenlerden daha dinç bir metanetle diri tutup, "mutlak son" a saatini kurmuşlar, ölümden geleni yapanlar bilir; zaten başka türlüsü olamayacaktır, hepi topu yazıldığı kadardır işte.. ne demişti bir yaşlı adam; intihara kalkışan başroldekine; "kesin olanın değil, ihtimalin peşine düş; ölüm kesin, yaşam ihtimal.." (dondurmam gaymak filminde miydi?-di..)


insanlar çok boktan, -ben de dahil-

"her yanım tuz, deliyim"..

ihtimalimsin bilmem ki..

"sulara attın şimdi kendini, delisin.."



...IN

MY,

SELF

RIGHTEOUS

SUICIDE...

I..

CRY..

WHEN

ANGELS

DESERVE

TO

DIE...

hayat bazen; uzaktan bakıldığında olağanüstü görünen bir tablodaki ağaç topluluğunun, yakınlaştıkça, tek tek bakıldığında biçimsizleşmesi gibi..


hamile kadınlar gibi ya da sıkışık trafikte dura kalka ilerleyen dolmuşlar gibi yerli yersiz göz yaşı..

en çok da ayakkabılarımın üzerinde duran, benimle birlikte yürüyen cümleleri okuduğumda..

"vurulursun" demedi ki kimse bana,

"sokaklarda mızıka çalma çocuk"...

insanın evi gibisi yok mudur bilmiyorum ama, insanın evinin önü gibisi yokmuş, onu anladım; boyalı direk gibisi bir de.. Klasik Merve pozlarından bir tanesi daha --evet adım Merve benim, 85 doğumlu her 3 kızdan 5 inde olduğu gibi-- Sol resimde görmüş olduğunuz yokuş üzerine ne yeni dökülmüş çimento üzerine isim yazma donukluklarından geçtim ben bilmez kimse.. Yaz gelsin isterim ben, bu şehre ancak yazın katlanılır diye de haksızlık etmek istemem, ama yine de yaz gelsin. Bu şehir limandır, bu şehir küçüktür, bu şehir kuytudur, ama candır, özdür, kürkçü dükkanıdır, "-bir insan memleketini niye sever? -başka çaresi yoktur da ondan"dır, "şarabi"dir bu şehir; poğaça kokusudur, kiraz çiçeğidir eğri dallardan, bu şehir ilkyazdır en çok; çoktur bu şehir, çok olur.. Mavi kenttir, eğri kenttir, alaz kenttir, ziyan kenttir bile bazen ama yokuş aşağı sevmelerim, bayır yukarı susmalarım burda doğup büyümüştür, papatyadan taç olmuşluğu da vardır başıma, dutağacından düşürüp mora kesmişliği de..[dut ağacı boyunca, dut yemedim doyunca..] Hem ne kadarına geri döner ki insan bir şehrin, ne kadarından kaçar, her geri dönüşte ne kadarını getirir kendinin, bir başınalıklardan kopup ne kadar çoğaltır öyküsünü geri dönüp dönüp, ne kader..? Önceleri ve sonraları vardır işte bakakalınan; medleri ve cezirlerinden bile daha çok sarsan, ah'tır şehir en çok; ahh..

Odamın penceresinden görünendir işte hepitopu; elde kalan..


ÖNCE


SONRA
















Pencereden bir daha bakmam, ne çıkar..

Ezgisi gibi bakmam daha, hiç...

ateş gittikçe yaklaşıyor. korku içindeyim. "her çalgının başında ayrı bir hayaletin, yakıcı habbeler gibi kucağında uyuyan çocuğu korkulu düşlere yolcu etmesi" diyorum ben buna. tam teşekküllü orospu çocuğu rimbaud dan öğrendim böyle balgam gibi konuşmayı, içimde siğiller, çıbanlar yetiştirmeyi. tortop olmuş bir tespih böceğine çatalını durmadan saplayan bir adamdan bir de.. yüzünü eteğiyle örtüp koridorda ağlayarak koşan bir kadından söz ediyorum ona. dinliyor; sessiz yüzü zayıf bedeninde bir yatağın ucunda otururmuş gibi korkak ve kuyruklu yıldız gibi tozlu bir izle bulandırarak havayı. yanan benzini duyuyorum caddede. her boydan tekerleğin dönüşünü. başkaları yolculuk diyor bu olup bitene. enjektörlerin püskürttüğü mazot buharına; hareket.. çiçeklerini döküp güzelim yollarınızı yapış yapış yapan, boyalı küçük dudaklarıyla altından kızlar geçen bir ağaç diye bilin ama siz beni..

... feel in the blanks...

gidiş yolu dorğu da

Asla ağlamamalısın der bir şarkı..


["ölümüm olsa zanzalak ağacından iyisi mi olurdu..
..gücüyle yapayalnız korktu yıkıldı öldü acımam sevdiğime acımam yıkılan bir o değil ne çıkar yanıp tatlanacak bağrını güneşe açıp kanamalı sevda denen inanamam güç inanmak bu korkak tatsızlığına sevda soğuk kar gibi sevda denen.."]


Onun dışında bir şey diyen kimse yok..

finaller bitti tez bitti


tüy hafifliğindeyim
aşk bitti dilimde tüy bitti

tüymem lazım derelerden

günlerden tepelerden aşağı

aşk hiç biter mi..


normal şartlar altında tüm bu sırtımdan kalkan yüklerin verdiği rahatlıkla benim hoptirinaynom modunda rayımdan çıkmam, ipimi koparmam, bulut olup yağmurlarla toprağa inmem, sularla birlikte toprağa yürümem, toprakta bir çiçek olmam lazım, sonra çiçeğin özüne bir arı konması lazım ve belki o arı olmam lazım..--başını alıp, öyle kaçak, öyle eşkiya nerelere gittin..--

ve fakat iyi değilim yine de, benim nÂçiz vücudum elbet hala toprak olmadı ama içimin dağları denize hep dik, --boynum dik sevgilim-- içimdeki ölçeksiz haritada koyu renkle gösterilen yerlerin yükseltisi daha fazla, içimdeki akarsular denizlere küs, içimdeki deltaların rengi küf(ran?), içimin coğrafyası sergüzeşt anlayacağın, içimden şehirler geçmiyor hayır, içim geçiyor zehirlerarası yolculuklardan, ben içime aktığımla kalıyorum.. yanisi o ki; hiçbir denkliğe kendini tartamamış; hep bir fazla bir eksiklere kendini kanalize etmiş ruhum, artık bırak yönünü sapağını şaşırmayı, bırak araflarda gezinmeyi, kendini atacak köprülerden bile medet ummuyor artık, mıknatıssız bir pusula olarak..


huzur denilen şey; hayatla kurduğu ilişki defol'u olanlarda geri iade edilmeyen, evet "geri iade etmek" kabilinden bir müşteri memnuniyetsizliğine şikayet kutusu olmaktan çıktığı zaman belki, huzur içinde ölünecek, başaşağı hüzünlerin --ki en çok yapışandır bize?-- kendini kuyulara sarkıttığı dolunaylardan geçilecek, damar damar dirençsizliğin nabzını tuttuğu rüyalardan düşülecek, köhnelerden kuytulardan kerbelalardan bıçak bıçak yusuflardan, zindan zindan züleyhalardan ruha pay biçilecek, işte o zaman belki hikayeler hakikaten nihayetlere erdirilecek..


"..kim düştü kuyuya, yusuf mu, züleyha mı? zindan kimin kaderi, yusuf'un mu, yoksa züleyha'nın mı? yusuf ve züleyha yok aslında. hepsi bir, hepsi 0 bir, hepsi tek bir.."


ben, yanılmışım çoğu kez, "inanç bozukluğu" nerelerden, hangi sulardan kendini akıtır da şelale yazgısına çağıltırsa kendini, işte oralardan yan(ı)lış ve yaradılış efsanelerini kendime bezeyerek, "işte tam da böyle olmalı"nın "belki" çeşnili avuntusuna doğramışım içimde kalan, hala kalan, hep kalan yalan yanlışları ama işte hisleri histeri hileleri kendime benzetmişim.. yanılmışım güvenirken. güvendiğim için değil, eksik sevdiğim, sevmeyi bilmediğim, sevginin kıyısında yaşayan çakıl "onlar"ı denizin parçası sayıp, belki sevgiden fazlasını gösterdiğim, sevgiyi onlara da sıçrattığım için yanılmışım. bunu düşünürken bile yanlışlığa boğulmuşum, ince hesaba kaçtığım için; ah, incelikler yüzünden..


yanılmayan, yanılmamışlığa düşen var mı ki düşeyaza düşmemiş gibi yapmayan var mı ki ayaza vurup gölgesini gölgesine basmayan var mı ki.. hem ne kadarına paye verir ki hayat tüm bunların, hayat; tüm yalan yanlış genellemelerin toplamı değil mi ki hayat, çizgili yeknesaklıkların karboğazlarından darbeyazlarından mürekkep bir ara-f-renk değil mi ki; tüm bunlar hayatın ve dünyanın umrunda mı ki her yerde bunca acı varken bunca acı..--sevgim acıyor..--

aslında hikaye yüzleryıllık; edinememişliği ızdırap ve geri-çekilmeye dönüştürenlerin, ya da hikayesizliğini başkalarının hikayelerinin aktarıcısı olarak bastıranların, ya da koza örmeyi -korumak, sahip olduğunu korumak, geçmişini, benliğini, girdabını, fırtınanı, gök'ünü, yağmurunu korumak- duvar örmekle karıştıranların..


böyle böyle anlatmakla bitiremeyenlerin, anlattıkça bitenlerin, bittikçe anlayamayanların yol yol hikayesi..


ama işte kimi zaman, yine de, ama işte "herşeye rağmen" tam karşında, farlarını gayet uzuna almış, acı bir korna çalarak gelen, telaşlı sürücü geliyor, ölmeye yakınlığın ani bir manevra sonucu kavranması, ölmeye yatkınlığın müebbet cezalı sorusu.. yol bu, anlatmakla biter mi h'iç. . .