Sensin!
Çünkü görebiliyorsun..

Ben şimdi güneşin batmak üzere olduğu bir yerden yazıyorum sana dostum, yani kalbimden.
Sen bu satır'ları okurken, ben başka bıçaklarla deşiyor olacağım içimi düşümü, başka bir dilde jiletliyor olacağım göğsümün uçurtma bilmez göğünü..
Zaman içimizde çıbanlar bırakarak geçiyor, siğiller, içi irin dolu sağaltılmamış yaralar, içimizde uçuk sancıları lisanımızda hiç betimlenmemiş bir öykünün dilini acıtıp duruyor. Hala hep ve yine, "ne yapsan olmuyor," ölünmüyor, yaşanmıyor, dirilinmiyor ve gömülünmüyor. Ölünmüyor! Kalınmıyor!
Sanırım bunlar yaşamımın yaşanamayan yaşları desem; bir zat çıkıp der ki yaşam'a dair:
"yaşam hep, birlikte yapılabilceklerin hayallerinin, yalnız kalmalarının kıyılarında parçalanışının sürecidir-bazı kişiler için böyledir bu, en azından; belki de sen de onlardan birisin...
yaşam, hep, birliktelik umutları -vermeyecek- umduracak sana -sonra, onları alacak, yalnızlık kuyusuna atıp, boğacak. -o kuyudan nasıl çıkabilirsin- ya da, orada yaşamayı nasıl öğrenebilirsin-
-allah bilir!..."
Yaşam kimbilir daha nasıl dersler verip sınayacak bizi, kimbilir daha nasıl notlar alıp haketmediğimiz öğretmenlerin farketmediğimiz çelmelerine takılacağız, ve daha kimbilir kaç kez kağıdı boş verip çıkmak isteyeceğiz sınıftan. hani "karnemde sevinç bir, aşk iki" iğretilemelerine bel bağladığımız günlerdeki gibi göğüskafesimizdeki sevinç kırıntılarını kuşlar toplayacaksa yine; "aritmetik iyi kuşlar pekiyi" günlerin umudu nereye konduracak kendini, hangi cami avlusuna bırakacağız sonra o kuşları, hiç bilmiyorum.
Bildiğim, biz burada böyle ayrı telgrafın ayrı tellerine konmuş kuşlar gibi hep baharın gelmesini bekleyeceğiz, sıcak iklimlere göç edelim diye diye kendi iklimimizi bulamadan kanat çırpıp duracağız o bizim sandığımız gökyüzüne, kendimize kafesler arayıp duracağız sonra,- sonra hep özgürlüğe kanat çırp, -sonra hep yeni kafesler..
"-insan sevdiğine canım böyle mi yanar?"
Ve biz hala yaşamın, bu yangın yerinin ortasında nasıl durulur bilmiyoruz, içinden geçtiğimiz alev çemberleri eteklerimizi tutuşturuyor hep, sevgili alevarkadaşım. Farkında değil misin bize hiç farkettirmeden küçük küçük kıvılcımlarla yakıyorlar bizi, "zaten bizi sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar" ve görmüyor musun bizim kendimize yanacak bir yangınyerimiz bile yok, anlıyor musun, biz bize biçilen bir alev çemberinin ortasında kalakaldık, ne tümden yanıp kül olabiliyoruz, ne de kaçıp kurtulabiliyoruz; "yangın kavmindeniz, ne giysek alev!"
Ah hayat, bizden kaçırdığın ellerini hangi ceplerinde saklıyorsun? Biz bu hep yanlış bir trene binmişlik duygusuyla nasıl başedeceğiz bilmiyorum, doğru duraklarda inmek bir yana hep ama hep bilinmeyene giden o treni neresinden durdurup müs'ait bir yerde ineceğiz, dünya ne zaman bizim inmek istemediğimiz bir yer olacak, pencereden geçip giden evler, insanlar, ağaçlar, dağlar, ömürler ne zaman içinde yaşamak istediğimiz bir yer olacak -hiç- bilmiyorum. Biz o trende tutsak kaldık, tutkal kaldık, yapıştık ama yakışamadık, ilişemedik bir türlü doğru resmin doğru kenarına. Ve gerçek şu ki; tünelin ucunda ışık falan yok, bu dünya inatla ve ısrarla bizi kendi yalanına inanmamış çocukların suçüstü telaşına alet ediyor; tren doğru bir yerlerde duracak olsa bile biz kendimize yeni hüzünler icat ediyoruz, sonra sil baştan, sonra yeniden, sonra "-hadi yüreğim ha gayret, hele sıkı dur hele sabret.."
Diyeceğim o ki; şimdi biz böyle aynı coğrafyanın başka iklimlerinde ayaza çalmaktayken ayrı-gayrı; sen "gayret et güzelim"; sen yine de, gönül mevsiminin güneşinden kendini sakınma; hayret etmekten payımıza düşeni kuşlardan sakınma. Çünkü bütün bunlar dünyanın ve hayatın umrunda değil, çünkü biz burada böylece hayatın karşısında dimdik duracağız, çünkü biz burada böylece yıkılmadan kendi alevimizi yakacak bir köz elbette bulacağız, çünkü.. ha gayret!
http://www.fizy.org/#s/3w4eu3gayret et güzelim
Ömür eksildiğinde, hayat bulanıklaştığında, bakkallar veresiye öldüğümüzü anladığında, sular artık ıslatmadığında, içimiz sıkıldığında, başımız sıkıştığında, birini özlediğimizde biz hep üzerimize bombalar yağdıran şiirlere bakacağız: Yıkılma sakın!
Öyle ya; yaşamak bizim için dokunaklı bir şarkı olmadı ki hiç…
YIKILMA SAKIN!
Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.
Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?
Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşmazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.
Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak...
İsmet ÖZEL
de ki işte / 34
yaşam hep, birlikte yapılabileceklerin hayallerinin,
yalnız kalmaların kayalarında parçalanışının
sürecidir -bazı kişiler için böyledir bu, en azından;
belki sen de onlardan birisin...
yaşam, hep, birliktelik umutları -vermeyecek-
umduracak sana -sonra, onları alacak,
yalnızlık kuyusuna atıp, boğacak.
-o kuyudan da nasıl çıkabilirsin -ya da,
orada yaşamayı nasıl öğrenebilirsin -
-allah bilir!...
-ki, "yaşamakta olman bile bir önyargıdır belki"...
Oruç Aruoba
Her şey gider, her şey geri gelir, sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir; sonrasızca sürer varlık yılı. Her şey parçalanır, yine birleşir her şey; sonrasızca kurar kendini aynı varlık evi. Bütün nesneler ayrılırlar, bütün nesneler yine esenleşirler, sonrasızca bağlı kalır kendine varlık halkası. Her an yeniden başlar varlık, "ora" denen küre döner her "bura"nın çevresinde… Orta her yerdedir. Eğridir yolu ebediliğin!.."
Böyle Buyurdu Zerdüşt / F. Nietzsche
Bazı şarkıların sözlerini pürdikkat dinlemek gerek:
"Uzun kara bir çocuktu aşk, götürdüler astılar
Kör bir terzinin makasıyla hayatı daralttılar "
MAVİ SAKAL'IN ODALARINI DOLAŞTIM. 40 ODA. RENGÂRENK HAZİNE ODALARI. HİÇ AĞLAMADIM. KİMSEYİ KURTARAMADIM. ÇOKTULAR. ÖYLE ÇOKTULAR Kİ, BEN SESİMİ BİLE ÇIKARAMADIM. 40 ODAYI DOLAŞ, YE, İÇ, EĞLEN, RUHUNU DOYUR, KENDİNE GEL, MUTLU OL, DEDİ BANA MAVİ SAKAL. SONRA 41. ODANIN ANAHTARINI VERDİ. AMA SAKIN AÇMA, DEDİ. 41. ODA NEDEN YASAK. EĞER YASAKSA NEDEN VERDİ ANAHTARI?
NEDEN ANAHTARLAR VERİP YALNIZ BIRAKIYORLAR BİZİ? NE YAPMAK İSTİYORLAR?
...
SORU YAĞMUR DOLUYSA, İNSANI ÖLDÜRÜR.
E.T.
ÖRGÜT SANRISI BİTTİ. BÖYLE SANRILAR, KÜSMÜŞ ÇOCUKLARDA SIK SIK NÜKSEDER. İNSANLARLA DENK DÜŞMEK BÜYÜLÜ VE BİR O KADAR KISA SÜRELİ RASTLANTILARDIR BİZİM İÇİN, BİR TÜRLÜ İNANAMAYIZ. HİÇ ÖRGÜT GÖRMEDİĞİMİZ İÇİN DE, BÖYLE BİR AD TAKABİLİRİZ DENK DÜŞMELERE. OYSA HEPİMİZ, CASUS GİBİ YAŞARIZ, SAKLANARAK VE PAYLAŞILAMAYANIN YÜKÜYLE BİRBİRİMİZE DOKUNMALARIMIZ KORKAK KELEBEKLERDİR, DOKUNUNCA RENKLERİ YIKILAN. ÇÜNKÜ KÜSKÜN ÇOCUKLAR İNANAMAZLAR. Kİ İNANMAMAK, KÜSMÜŞ BİR ÇOCUĞUN EN BÜYÜK KAN KAYBIDIR.
Nasıl sevmeli?
"var git ölüm" diyemiyorum.
var
git.
var
git var git ölüm var git!
Film: La Fille Sur Le Pont; Fransız yapımı Köprüdeki Kız
Şarkı: Marianne Faithfull- Who Will Take My Dreams Away
("kadın, tren istasyonunda bir tahta duvarın önünde ayakta durmaktadır. arkadan tren vagonları geçip gider sarsıntılarla.
bir bıçak sallarım, kolunun hemen yanına saplanır. sonra bir bıçak daha, karnının kıyısına düşer. bir bıçak boynunu sıyırıp geçer. bir bıçak, bir bıçak, bir bıçak daha!.. her bıçakta bir inleme yankılanır. inlemelerle dolu keskin bir sevişmenin şarkısıdır bu. bıçak kadar keskin, bıçak kadar ölümcül, bıçak kadar hızlı bir sevişme... bir şarkı nasıl olur da bir bıçağın sesiyle hayat bulur. işte aşk budur biraz da. bir ölüm heyecanıdır.")
sensemek: ben'in seni özlemesi, canının çekmesi.
"Görmeyelden yüzünü ben ki nigârım, sensedim..
Âh u zâr ile geçer bu rüzgârım, sensedim.."
"Hüzün uyandı Melusine. Bunu anladığımda hiçbir şey duymadım. Çevremde olağandışı hiçbir kıpırtı görülmedi. İnsanların düzeninde hiçbir değişiklik olmadı. Ama hüzün uyandı. Bir ağaç kovuğunda olağanüstü güzellikte bir göz görüldü mor ve yeşil. Bir su-bulut geçti. Bir klavsen yağmuru çaldı. Kapılar kendilerine örtüldü. Hüzün uyandı."
-bil ki koro-
oyunun üvey çocuğudur, şimdi çözül lalelerin dökülsün, kaybolsun rol, sussun tirad, dursun oyun, sen soyun. soyun ki bu ucuz bedenine ölüm olsun suskunluk gülüşün, yanık lastik kokusu. hadi sökül unutma. ilizyonu kır. sanma. umma nasıl olsa ayna seni anlatır.
Uyu peki artık uyu. susmak akıtmaz kanını.
Silah geçmez düşlerinden
Ölmek acıtmaz canını"
"Sanadır, kuşatılmış arkadaşım, ak dağların berrak sularına, batık gemi düş'ünün seni bağladığı yere gider ayrılık şarkım."
CHE GUEVARA
beni eskit, bir terzi çıkar
fazlalıklarımdan, prova yokmuş
meğer! acıyan ve acıtan ten var
şimdi ne söylesem boş, şimdi ne söylesem bir kıyıya vurdukça dalgaların sildiği yazı, şimdi ne söylesem , asfalta yapışıp kalmış bir serçe ayakizi, şimdi ne söylesem ellerimde kendi ölümüne silah bulamamış bir katilin ikizi, ve dahi şimdi ne söylesem, enkaz yeri bir umut karalamasının düş eskizi..
kafiye olsun diye..
çalçene acılardan geçiyorum,
derme-çatma acılardan,
çingene acılar..
"-elimde, yenik yanık kadınlardan ödünç acı
avlanan biz değiliz, korkunun naylon kanatları.."
*Ölümler, çıplak gelir..
Pis bir sabah , kötü pazar, kötü sabah..
Yine bir yokoluş haberi.
Gittiğin yerlerde ışık var, biliyorum gencecik beden..
Şad ol..
“en iyisi mi derinliğe hiç mi hiç girmemek daha çok kanun sesinden, ut sesini, su damlasına değişmek dahası bilsem, demezdim elbet, bütün karışıklık yüzünde yeşille çatışan asi bir sarı, eğer susarsa başak, o kadar işlek bir kere kırık, hep kırık”
Biz kırıldık daha da kırılırız
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle barış arasında
Biz kırıldık daha da kırılırız
Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza
gülCemal Süreyya
"herkes dosta yazmış arzuhalini
benim(bizim)kini ü-rüzgara yazmışlar.."